Kar tanesi

Daha şimdiden, soğuktan donmak üzere olan kulaklarını, atkısıyla şapkasının üzerinden sıkı sıkı kapamıştı. Traktörün arkasına bağlı römorkta karları küremişler kendilerine seçtikleri köşede iyice birbirlerine sokulmuşlardı.

Kasabaya giden yol kısa olmasına karşın kar yüzünden yolculuk yürüyerek çok zordu. Elif’in babası bunu bildiği için Muhtarın Cemal’le traktörü tutup yola çıkmışlardı.

Kasabaya vardıklarında ihtiyaçlarını almaya başlamışlardı. Babası “Şimdi sıra en önemlisine geldi. Kuş, evet kuş.” dedi, Elif doğru duymuştu. Köşeyi dönüp de caminin karşısına geçtiklerinde kuşçuyu gördüler…

Adam kalın paltosunun üstüne içi kürklü deri yelek giymiş, kafasına da küçük kardeşininki gibi kırmızı-mavi kalın çizgili yün bir şapka takmıştı… Adamın şapkası Elif’in komiğine gitti, kuşçu sanki bir yolunu bulup küçük kardeşinin şapkasını aşırmıştı…

Kuşçu, Elif’in başını okşadı “Hoşgelmişsen küçük bacı.”… Elif gülümsedi…

Elif, at arabasının üstündeki kafeslerde duran kuşlara bakıyordu, acaba kuşlar da onun kadar üşüyorlar mıydı? Babası kuşçuyla konuşmaya başladı…

“Bak şimdi bana öyle bir kuş vereceksin ki taaa vilayette salsan geri gelecek haa ona göre bak, biz yabancı değiliz iyisinden seç, tam okulluk olsun…”

“Madem öyle, nah işte tam sana göre bir çift, çifti yüzbin lira olur”

“Yok, iki tane fazla, hem de pahalı”

“E! Sen demedin mi iyisinden olsun, taaa vilayetten bıraksan geri gelsin diye”

“Dedim amma…”

“Sen al bunları, al. Vilayetten tek başına benim kocakarı bile evi zor buluyor, değil ki tek başına bu kuş bulsun…”

“Çift mi olacak illa ki!”

“Çift olacak tabii ya, erkeği alacan yanına, dişisini yuvada bırakacan, bırakacan ki erkek dişisine dönmek için evin yolunu bulsun…”

Gelirken bindikleri kırmızı traktör caminin yanındaki yoldan göründü. Muhtarın Cemal, traktörün arkasında yerdeki çuvallardan bacaklarınla destek alıp hiç bir yere tutunmadan ayakta durmaya çalışıyordu. Kısa mesafeyi hızla kat edip kuşçunun önünde sert bir frenle zor durdular.

Yolun kenarından camiye giden yaşlılar, etrafa çamurlar sıçratan traktörün şoförüne “Burayı İstanbul belledin herhal!” diyerek dik dik baktılar. Muhtarın Cemal traktörün arkasında düştüğü yerden kalkıp Eliflerin yanına gelirken üstünü başını temizliyordu…

Elif’in babası kuşçuya “İyi, olsun bakalım, yemleri senden ama.” dedi.

Elif’i kucağına alıp çuvalların üstüne oturttu babası. Elif’in elinde altıyla üstü tahtadan tel kafes, minik yüzünde acımayla karışık bir gülümseme yola koyuldular…

Elif ne yapıp edecek, gözünü dört açıp yolları ezberleyecekti. Yaz gelince büyük oğlanlarla birlikte kuşlarını azad edecekti…

Eve geldiklerinde annesi Elif’i baştan aşağı soydu, sıcak sıcak giyindirip sobanın yanında yemeğini önüne koydu.

“Ah benim Elif’im büyümüş de okulluk kuş mu bakarmış?”

“Yolları iyice belleyecem ana, her seferinde dolu kafesle gelecem”

“İnşallah Elif’im, İnşallah”

“Yazın da azad edecem, görürsün bak.”

“İnşallah yavrum, yaza kadar abin de gelir nenenlerin yanından, beraber gidersiniz azada… Adları ne bunların?”

“ ‘Kar tanesi’ şu beyaz olan… Öteki deeee ‘Kınalı’ olsun…”

“Olsun yavrum, olsun. Kuşlar senin değil mi, adını da sen koyacan elbet”

Sabah oldu kalktılar, Elif’le babası kuşları sınamak için kuşçunun dediği gibi dişisini kafeste tutup erkek olanı, yani ‘Kar tanesi’ni saldılar… Kar tanesi sanki bu evde doğup büyümüş gibi evi tanıyıp geri geldi. Dişisinin yanında kafesin etrafında dolanmaya başladı.

Bir kaç kez daha denediler, Elif önce böyle bir şeye inanamamış, sonra alışıp kuş geri geldikçe sevinerek hoplayıp zıplamaya kendince oyunlar yapmaya başlamıştı.

Elif’in babası “Bunlar hep yakındandı, bir de uzaktan sınayalım.” diye, ‘Kar tanesi’ni aldı yanına. Dediğine göre taaa köyün dışındaki ormanlıktan salmış kuşu, ‘Kar tanesi’ yine bulmuştu evin yolunu. Kuşçunun dediği gibi “Her geri geldiğinde.” yemlediler ‘Kar tanesi’ni…

Babası “Yarın okula gidince de sen sınayacan, hadi bakalım hayırlısı.” dedi. Elif o gece rüyasında sabaha kadar hep ‘Kar tanesi’ni gördü. Önünde kolunu uzatsa tutacak kadar yakın, sağa-sola yukarı-aşağı oynaya oynaya, Elif’in etrafında döne döne, Elif’le birlikte okul yolunda eve dönüyorlardı…

Sabah olup da gün ışıyınca heyecanla kalktı yatağından Elif, çantasını hazırladı. Annesinin çevirdiği çorbanın iştah açan kokuları evin içini sardı… Okul vaktine kadar zor sabretti Elif… Saatin küçük kolu, abisinin işaretlediği yere gelince sıkı sıkı giydirdi Elif’i annesi… Elif yola koyuldu, bir elinde üstü iple bağlı tahta çantası, bir elinde kafes, karlara bata çıka düşe kalka okula vardı…

Bütün çocuklar gibi o da yakmak için çantasında tezek getirmişti. Üstünü başını çıkarmadan çantasından tezeği çıkardı, sobanın yanında yığılı diğer tezeklerin üstüne koydu.

Çocuklar, Elif’in sırasına bıraktığı kafesin etrafında toplanmış, ellerinde tuttukları kafeslerdeki kendi kuşlarıyla ‘Kar tanesi’ni kıyaslıyorlardı…

Öğretmen gelince bütün sınıf yerine geçti, derse başladılar… O gün de ders bitiminde öğretmen her zamanki gibi tek tek hepsini giydirip evlerine yolladı. Farklı olan tek şey Elif’in ‘Kar tanesi’ni sınayacak olmasıydı…

İyice uzaklaşıp okul görünmeyecek kadar küçülünce açtı kafesin kapısını Elif. Elinle bir okşadı ‘kar tanesi’ni “Haydi ‘Kar tanesi’ var git ‘Kınalı’nın yanına” diye avazı çıktığı kadar bağırdı uçan kuşun ardından… ‘Kar tanesi’ göz açıp kapayıncaya kadar uçarak kayboldu karların üstünde…

Elif her zamankinden daha hızlı neredeyse koşa koşa düştü evin yoluna… Annesi kapıya çıkmış, uzaktan görsün diye elinde salladığı örtüyle kızına müjdeyi veriyordu; ‘Kar tanesi’ evi bulmuştu…

Minik Elif’in sıcak evi ve güzel okulu arasındaki bu zorlu gidip gelmeler, böylece devam etti, taa ki aradan bir iki ay geçip de havalar iyiden iyiye bozmaya başlayıncaya kadar.

Artık kar sabah akşam dinlemiyor saatli saatsiz hiç durmadan yağıyordu. Kar yağdıkça okula gidip gelmek zorlaşıyor, okula giderken bırakılan izler okul dönüşü tamamen kayboluyordu.

Elif, o gün yine erkenden kalktı, ahıra gitti. İnekleri sağdı, sütü güğüme boşalttı, annesinin ekmek pişirmesini bekledi çorbasını içti, kardeşinle oynadı, giyindi ve çantasını kafesini alıp yola koyuldu.

Hava çok soğuktu, tipi başlamadan okula varsa bile dönerken yakalanacaktı. Biliyordu, bugün sabahtan beri içinde bir korku vardı ama kendine bile söylemeye cesaret edemiyordu. Bin bir zorlukla okula vardı, bütün çocuklar onun gibi üzgündü, herkesin derdi aynıydı…

Vakit ilerledi, dersler bitti, öğretmen sessizce sınıfı süzdü. Elinle alnını saçlarına doğru sıvazlayıp derin bir nefes aldı. Sonra “Yamaçlılar, Öğütlüler, Kesenceliler beklesin.” dedi, der demez de çocuklar hüngür hüngür ağlamaya başladı…

“Tamam çocuklar tamam, biliyorum. Ben de çok üzülüyorum ama yapacak başka bir şey yok. Zaten bunun için almadınız mı kuşları? Yine alırsınız. Hem de daha güzellerini.” Öğretmen çocukları yatıştırmak için konuştukça çocuklar olacakları gözlerinin önüne getirip daha da üzülüyor, üzüldükçe daha da kuvvetli hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı…

Yolu en uzak olan Elif çıktı önce bahçeye. Kendi ellerinle teslim etti kafesi öğretmenine.

Öğretmen küçük kafesin içine elini zorla sokup tuttu ‘Kar tanesi’ni. İyice kavradı, elindeki bıçakla minik bir çentik attı kuşun bacaklarından birine; sonra attı havaya kuşu.

Elif’e de “Üzülme, baharda telafi ederiz eksik derslerini. Yarından sonra, iyice havalar açıncaya kadar gelme artık.” dedi. Sarıldı öptü Elif’i “Haydi bakalım yolun uzun, kar kapamadan izleri düş kuşun ardına, derslerini tekrar etmeyi unutma sakın!” diye de tembih etti…

Elif ‘Kar tanesi’nden damlayan kan izlerini kaybetmemek için hızlı hızlı yürümeye başladı. Dört bir yanında, bembeyaz uçsuz bucaksız ovalar vardı… Arkasına baktığında okul artık görünmüyordu. Evinin yolunu biliyordu ama kardan yolu görmek imkânsız hâle gelmişti. Nereye bakarsanız bakın her yer bembeyaz bir boşluktu.

Elif’in aklı ‘Kar tanesi’nde : “‘Kar tanesi’, ‘Kar tanesi’… Bir eve varayım bak sana nasıl bakacağım, önce yaranı sarıp iyi edeceğim seni, sonra bol bol yem veririm, yeter ki sen ölme, azada gideceğiz senle, salacağım hem seni hem kınalıyı. Söz sana, yeter ki bir eve var sen. Bakarsın nenem de iyileşir, abim de gelir bizlen o zaman azada…”

Bir yandan da soğuk artıyor, rüzgâr şiddetleniyor, rüzgâr şiddetlendikçe soğuk daha da artıyordu… Alışıktı böyle şeylere Elif ama yine de kaybolma korkusu taşıyordu. Yoksa kurttan kuştan korkmazdı o…

Uluyan bu kurtların hiç birini görmüşlüğü olmasa da kendisine ulaşan seslerin daha en başında sesin tonundan, kurdun ne kadar ve nasıl uluyacağını anlayabiliyordu. Sanki duvarın kenarından kendini biraz gösteren birinin görünmeyen kısmını tahmin eder gibi, aklından sesleri tamamlıyordu.

Sesler gittikçe yaklaşıyor, sesler yaklaştıkça, Elif karların içinde koşuyordu…

Ev görünmeye başladığında ‘Kar tanesi’nin kan izleri de gittikçe kaybolmaya başlamıştı. Ter içinde sırılsıklam eve vardığında, kapıda karların içinde dizlerinin üstüne çökmüş vaziyette ağlayarak Elif’i bekleyen annesi, Elif’i görünce iki avucunun içinde tuttuğu ‘Kar tanesi’nin cansız bedenini yere bırakarak, kendisine koşan kızına sarıldı. Artık ana kız birlikte ağlıyorlardı…

(Öykü - Tarkan İkizler)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder