İlk tecrübe

Hiç kimsenin, göründüğü kadar saygıdeğer olmadığını bilemediğim yıllardı… İşi az, rahat bir masada akşamı bulup eli kolu dolu bir vaziyette eve dönme hayalleri kuramayacak kadar toy bir memurdum…

Güzel bir yere düşmüştüm…

Daha yeni olduğum için de çalışma arkadaşlarımın hepsi benden tecrübeliydi… Kendi aralarında benim için süresi belirsiz bir alışma devresi saptamışlar gibi, doldurulacak evraklardan başka bir iş vermiyorlardı. Zaten ben de ne, nasıl olacak, hangi evrak hangi dosyaya girecek, bir şey bilmiyordum…

Ara sıra adres sormaya giren biri, çalan telefon, öğle yemeğine gidip gelen diğer memurlar, her şey olması gerektiği gibiydi.

Bir tek amirim biraz garip bir adamdı.

Aslında onun da pek bir şey yaptığı yoktu ama ne bileyim işte, sağda solda dolaşan böcekleri toplamasına sinir oluyordum…

Sıcaktan devamlı açık bıraktığımız camlardan içeri bir böcek girmesin ya da bahçede otların arasında iri bir tane bulmasın. Böceği eline alıp havaya kaldırarak gözlerini kısıp iyice evirir çevirir, bir an düşündükten sonra da ya “Aslanım benim, be!” diyerek zavallı böceği yanında taşıdığı küçük kavanoza koyar ya da dudaklarını bükerek “Eğitim zayiatı.” der kaldırır hayvanı otlara, aldığı yere fırlatırdı…

Yine böyle sıradan bir günün başlangıcında masama daha yeni oturmuştum ki içeri giren amirimin “ Haydi toparlan, seni de vazifeye götürüyorum.” demesiyle heyecana kapılıp telaşlandım. Kolay mı? İlk işim ilk tecrübem olacaktı…

Hevesle hemen botlarımı parlattım, üstüme şöyle bir çeki düzen verip yanıma alacaklarımı düşünmeye başladım.

Yanımdan geçen bir iş arkadaşım diğer masada dosyaları istifleyene hafifçe gülümseyip, “Bu gece savaş var, savaş…” diyerek odadan çıktı… Masada oturana “Ne savaşı?” diye merakla sordum o da bana anlamsızca “Napolyon’u biliyor musun? İşte onunki gibi savaşlar.” dedi… Ne demek istediğini anlayamamıştım.

Hiç olmadığı kadar çabuk bir şekilde ayaküstü kahvaltımı yapıp, amirime hazır olduğumu, başka bir ihtiyacımız olup olmadığını sordum. “Cipe benzin koy, ben geliyorum zaten küçük bir hırsızlık olayı bir gecede çözer geliriz.” dedi.

Çok şanslıyım, daha buraya atanalı bir ay olmadan ilk vazifem bir hırsızlık olayını çözmek olacak. Sorulmadan çıkartıp amirime “Nasıl da akıl etmiş, aferin adam olacak bu çocuk.” dedirtebilmek için fotoğraf makinesi, telsiz, el feneri, yedek pil, daktilo ve boş dosya kâğıtları gibi ne varsa toplayıp arabanın arka koltuğuna yerleştirdim. Amirim kapıda göründüğü anda arabaya atlayıp motoru çalıştırdım…

Henüz beş on dakika olmuştu ki elindeki küçük çanta benzeri kilitli siyah kutuyu arka koltuğun üzerine koyarken benim yanıma aldıklarıma şöyle üstten bir baktı…

“Bunlar da ne?”

“Lazım olur diye düşündüm efendim.”

“Ne yapacaksın bu kadar şeyi? Toplu katliam olayı çözmeye gitmiyoruz, altı üstü basit bir hırsızlık olayı.”

“İsterseniz dönüp bırakayım efendim.”

“Yok yok bu kadar yoldan sonra geri dönülmez, bir tek sen benim kutuya dikkat et de bir şey olmasın.”

Asilik edip de kafası ezilememiş iki üç kaya parçasını saymazsak, toz toprak içindeki yol önümüzde dümdüz uzanıyordu. Ara sıra, aynadan arkaya baktıkça ciple geçtiğimiz yolda bıraktığımız toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu…

Yarım saat böyle yol almıştık ki amirim “Şurada dinlenelim biraz.” dedi ve yol kenarındaki büyükçe bir ağacın yanında mola verdik…

Kendi kutusu hariç arka koltuktaki her şeyi itip arabanın içine yuvarladıktan sonra, boşalan yere uzanıp ayaklarını camdan dışarı çıkarttı… Kırmızı şeritli kasketini gözlerinin üzerine çekerken bana da “Bir saat kadar dinlenip devam ederiz. Sen de keyfine bak.” dedi… Kahvaltının üstüne bir türlü içemediğim ve hep aklımda olan günün ilk sigarasını yakıp ağacın altına uzanmıştım ki beni çağırdı…

“Sen Napolyon’u bilir misin?”

“Bilirim efendim.”

“İyi iyi çok güzel. Git sen de dinlen biraz…”

Dedim ya garip bir adamdı…

Bu Napolyon meselesi, savaşlar, aklım karıştı ama yine de bir anlam veremedim. Ağacın altına gidip oturdum, az önce aceleyle söndürdüğüm bütün sigarayı yerden alıp ucunu kopardıktan sonra tekrar yaktım…

Vakit geldi, yine yola koyulduk. Amirimin “Şuradan sap, buradan gir…” direktifleriyle kendimizi bir saat içinde köyün girişindeki tepenin üstünde bulduk.

Amirimin işaretiyle durdum ve arabadan indik…

Bana kalsa haritaya göre normal yoldan giderek an az bir saat kaybederdim. Şimdi yoldaki bir saatlik molada vakit kaybetmemizi düşünmemin ne kadar yersiz olduğunu görüyordum. Ne de olsa yılların tecrübesi başka oluyor…

Tam karşımızdaki tepelerde yer yer gümüş gibi parlayan dere, ormanın içinden aşağıya doğru akarken, kıvrıla kıvrıla geçtiği köyü ikiye bölüyordu. Gördüğüm manzara karşısında tepemizdeki güneşin etkisi azalmış gibi içimi tarif edemediğim bir serinlik sardı. En fazla beş-on dakika sonra, su kenarında serin bir yerde olacağımızdan emindim…

“Çok güzel bir köy, değil mi?”

“Güzelliği batsın… Buraya kadar boşuna getirttiler bizi. Bir türlü kendi işlerini kendileri halletmeyi beceremediler. Tabii bir sakatlık çıkıp da düşman olmak istemiyorlar birbirleriyle, nasıl olsa biz varız ya. Millet bize düşman olsun onlar rahat rahat gezsin, oh ne güzel iş…”

“Niye bize düşman olsunlar efendim? Biz görevimizi yerine getiriyoruz.”

“Bilmezsin sen bunları, bir haltlar karıştırmaya görsünler… Suçlu olsalar bile kendilerini haklı görürler, yaptıklarını ortaya çıkardı diye işlerini bozana düşman kesilirler… Buna karşı benim de kendime göre yöntemlerim var tabii…”

Yamuk yumuk dar yollardan, ustalıkla beş dakikada aşağıya inip köyün ortasındaki meydana ulaştık. Arabanın sesini duyanlar meydana toplandı, içlerinden amirimi önceden tanıdığı belli olan yaşlı biri yanımıza geldi…

“Buyurun efendim, buyurun şöyle masaya geçin…” diyerek yakındaki bir evin bahçesindeki gölgeliğe sanki bizim için kurulmuş gibi duran masayı göstererek ekledi “…yoldan geldiniz, size bir yorgunluk kahvesi yaptırayım.”

Kahveler gelene kadar yaşlı adam olanı biteni bir çırpıda anlattı…

Yaşlı bir kadının oğlunu evlendirmek için biriktirdiği başlık parası, kendisinin evde olmadığı bir sırada çalınmıştı… Bahsedilen para da az-buz bir şey değildi… Bu kadar yüklü başlık parası istendiğini duyunca geldiğimizden beri hiç etrafta görünmeyen bu köyün kızlarını ben de merak ettim…

“Efendim daktiloyu getireyim mi?”

“Yok, yok… Ne daktilosu, ben demeden sen hiç bir şeye karışma!”

Yaşlı adam atıldı “Getireyim mi kendini?”

“İstemez. Anlattıkların yeter.”

Yaşlı adamın yanındakilerden birine kafasını kaldırıp gözünle küçük bir işaret vermesi yetti. İşareti alan genç koşa koşa yanımızdan ayrıldı…

Bizimkiler başka şeylerden konuşmaya başladılar.

“Misafirhaneniz aynı yerde mi?”

“Evet, ama bu yıl bir yeniledik sorma. Pırıl pırıl yeni boyalar mı dersin, cilalı taş kaplama yerler mi. Al gelini koy içeri…”

Yaşlı adam yine bir işaret çaktı. Anladığım kadarıyla misafirhaneyi açıp hazırlamak için bu sefer de iki kişi koşa koşa işaret edilen tarafa doğru gitti.

Yaşlı adam kafasını kaldırıp yanımızda kalan dört-beş kişiyi öyle bir süzdü ki; etrafımızdaki herkes yapacak işleri olduğunu söyleyerek izin isteyip bizi yalnız bıraktılar…

Amirim yaşlı adama daha da sokularak, duyulmasından korkar gibi fısıltılı bir sesle sordu;

“Yapanı biliyor musun?”

“Bilseydim keşke, ne gezer… Bu sefer hiçbir şey duyan, gören yok…”

“Olsun, sen bana bırak yarın bu vakte kalmaz bulur çıkarırım… Yalnız sen biz misafirhaneye yerleştikten bir saat sonra, köyün en güçlü, kuvvetli yiğidi kimse arkamızdan onu bul gönder… Anlaştık mı?”

“Saati saatine bekle tamamdır… Yeter ki bu olayı çöz, köy yerinde zanla yaşamayalım. Daha haftası dolmadan herkes birbirine bakıp yere tükürmeye başladı bile…”

“Sen işi oldu bil…”

Amirim bu kadar kesin konuşuyorsa elbette bir bildiği vardı, az çok ben de anlıyordum ama onun gibi olmak için daha on fırın ekmek yemem gerekiyordu.

Biliyordum ki birazdan çevrede keşfe çıkacağız, tek tek köylüyle konuşup notlar alacağız, şüphelendiklerimizin ifadesini alıp fotoğraflar çekeceğiz…

Bütün bu uzun ve incelikli işler, böyle tecrübeli kimseler için oldukça alışıldık ve sıradan şeyler olmalıydı. Yoksa bir haftadan önce soruşturması bile bitirilemeyecek bir işi, “Bir gün.” diye kestirip atmak herkesin harcı değildi.

Misafirhaneye geldik. Kilitler kapılar, cam çerçeve açılıp da yerleşince, amirimi orada bırakarak rehberimizi meydana geri getirdim. Döndüğümde, yaşlı adamı bekleyenlerin verdiği tepsi dolusu yemekleri dökmeden getirebilmenin gururuyla, amirime seslendim…

“Amirim, buyurun sofra hazır… Hem de en âlâsından yemeklerle…”

Yemeklerimizi yedik. Misafirhanenin mutfağındaki çaydanlığa su koyup sigaramı yakarak bahçeye çıktım…

“Bak, adamımız geliyor.”

“Şu, köyün en güçlü delikanlısı mı?”

“Evet, aynı zamanda o bizim kahramanımız da olacak.”

“Nasıl yani?”

“Bekle ve gör, bu olayın meslek anlayışında bir dönüm noktası olacağını göreceksin… Sen hiçbir şeye karışma sadece izle…”

“Emredersiniz!”

Ben gidip çayı demleyinceye kadar genç yukarıya gelip amirimin karşısına oturmuştu bile. Uzaktan pek anlaşılmasa da yanımıza gelince kesin emin oldum. Bu gencin İri yarı haline bakarak gerçekten de köyün en kuvvetli adamı olduğunu söyleyebilirdim. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra genç adam sordu;

“Beni niye çağırttığınızı anlayamadım ama bir yardımım dokunacaksa seve seve…

“Evet, şimdi işimize bakmanın sırası geldi… Ben pek lafı uzatmasını sevmem… Aşağıda bütün köyün gözü önünde kelepçe takılması, senin gibi herkes tarafından sevilen biri için yakışık almaz diye düşündüm.”

Adam ayağa kalktı. Şaşkınlıkla, bir amirime bir bana bakıyordu…

“Ne yapmışım ki ben?”

“Şu başlık parası çalınan yaşlı kadını ne kadardır gözlüyordun?

“Kim, ben mi?”

“Sen tabii, başka kim olacak? Görenler var…”

“İftira amirim, iftira. İstediğinize sorun ben öyle şey yapmam.”

“Yapacak bir şey yok, en az on seneden başlar.”

“Ama ben yapmadım ki.”

“Mahkemede anlatırsın artık bunları, ben bilmem… Bir iki senede hemen gelir dosyan, mahkemeye çıkarsın, anlatırsın. İnanırlarsa sütten çıkmış ak kaşık gibi dönersin köyüne…”

“Ama… Ama… Ya o zamana kadar yattığım, çektiğim…”

“Orasına ben karışmam dedim ya derdini onlara anlatırsın, ne de olsa biz de elçi sayılırız, görevimizi yapar aradan çekiliriz gerisini onlar halleder…”

Genç adam iki göz iki çeşme ağlıyor, amirime kendisinin yapmadığını söyleyerek bırakılması için yalvarıyordu… Meslekte tecrübem az olsa da hayatta çoktu, o anda bu işi bu adamın yapmadığına kalıbımı basardım…

“Bu kadar eminsen ne ağlayıp sızlanıyorsun bir iki sene yatar, suçsuzluğun ispat olununca da çıkarsın… Geç bakalım şöyle, şu ağacın arkasına, sarıl bakalım iyice ağaca, hah şöyle… Ver bakayım ellerini.”

Amirim bana göre suçsuz olan bu adamı ağaca kelepçeledi. Adam ağlayıp sızlıyor, yalvarıp yakarıyordu.

Amirimin “Koy bakalım şu çayları da, içelim…” dediğini duyan ağaca kelepçeli genç adam yavaş yavaş umutsuzluğa gömülür gibi eğildi, eğildi, ağacın dibine çöktü… Bu oyuna nasıl geldiğini, nasıl kurtulacağını düşünüyordu…

Adam bir kaç kez yeniden konuşup kendini savunmaya kalksa bile amirim hiç oralı olmuyor, lafını kesip onunla ilgisi olmayan, köyle ilgili, başka şeyler soruyordu…

Sonra amirim genç adama yaklaşıp “Senin kadar ısrar edenini görmemiştim, esastan da masum gibi görünüyorsun… Hani kanım kaynamadı desem yalan olur, böyle birinin hırsızlık yapacağı benim de aklıma yatmıyor ama…” dedi. Genç adam bunu duyunca birden toparlanıp ayağa kalktı. Kendine göre en baştan, olanı biteni, her gün yaptığı sıradan işleri anlatmaya başladı…

“Tamam, tamam.” dedi amirim “…sana bir fırsat vereceğim, yarın öğlene kadar gerçek suçluyu bulup getireceksin bu senin tek kurtuluşun… Çöz şunu.”

Gittim açtım adamın kelepçelerini… Önce her kelepçesi çıkartılanın yaptığı gibi kelepçelerin izlerini silmek istercesine bileklerini ovuşturdu, sonra da öpmek için gelip amirimin elini öpmek için eline sarıldı. Amirim istemiyormuş gibi yaptıysa da sonra razı gelip elini verdi…

Adam bin bir dua, teşekkür arasında arkasına bakıp başıyla selam vere vere geldiği yolda kayboldu. Amirim kendi kendine ancak benim duyabileceğim bir sesle “Haydi oğlum! Göreyim seni.” dedi.

Yaklaşık iki saat süren bu tiyatro karşısında kimi zaman lafa karışmamak için kendimi zor tutmuştum. Amirim “Sakın sen karışma!” diye emir vermese çoktan bu adamı orada savunmaya başlayacaktım… Adamın iyice uzaklaştığından emin olunca “Amirim, bence bu adam yapmamış.” dedim.

Amirim de “Biliyorum…” diyerek içeri, eve girdi…

Ben de hemen arkasından içeri girdim…

“Nasıl yani? Suçsuz olduğunu en baştan biliyordunuz da, niye böyle yaptınız?”

“Bütün köye böyle yapsak daha mı iyiydi?”

Yavaş yavaş neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım, yalnız aklıma bir şey takıldı… “Amirim, ya bu çocuk esas suçluyu bulup getiremezse?”

“Hiç şaşmaz…”

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”

“Napolyon ‘İnsanları harekete geçiren iki şey vardır, menfaat ve korku’ demiş. Bu her zaman kulağına küpe olsun.”

Biraz daha bu konu üzerinde konuştuk. Bana nerede, nasıl davranmam gerektiğine dair bilgiler veriyor, bu işin okulda öğretilenlerden ibaret olmadığını, meslek içinde elde edilecek tecrübelerden asla vazgeçilemeyeceğini anlatıyordu…

Hava kararmak üzereyken kapı çaldı. Gelen, elinde taşıdığı yemek tepsisi yüzünden ter içinde kalmış bir köylü çocuğuydu… Tepsiyi alıp teşekkür ettikten sonra, gidip dışarıyı son kez kontrol ettim.

Amirime kapıyı kilitleyeceğimi, cipten bir şey isteyip istemediğini sordum, sadece kilitli kutuyu getirmemin yeterli olacağını söyledi… Kutuyu getirip kapıyı kilitledim. Yemeğimizi yemeye başladık.

Yemeklerimiz bitmek üzereyken cebinden çıkarttığı küçük anahtarla kutunun kilidini açtı ve kapağı araladı. Kutu kendisine doğru durduğu için ben içindekileri göremiyordum.

Sofrayı toplamaya başladım… Kutunun kapağını tekrar kapadı. İşimin bittiğini görünce de “Gel bakalım, seninle bir savaş yapalım.” dedi.

“Savaş mı?”

“Savaş ya, ne sandın.” diyerek kutunun kapağını sonuna kadar açtı…

Daha önce böyle bir şeyi hiç görmemiştim.

Kadife kaplı kutunun içinde birbirlerine yapışık gibi yan yana dizilmiş on tane minik asker, yirmi kadar kâğıda düzgünce saplanmış toplu iğne, iki tane bir şeyler içmeye yarayan bildiğimiz plastik kamışlardan, bir tebeşir, bir UHU ve bir de bugüne kadar bir kaç kez gördüğüm şu böcekleri topladığı kavanoz vardı…

Bakışlarımdan bir şey anlamadığımı düşünüyor olacaktı ki “Gel de anlatayım.” dedi.

Bir yandan bana anlatıyor, bir yandan da anlattıklarını tek tek uygulayarak gösteriyordu…

“Bak şimdi. Bunlar plastik askerler, yarısı senin yarısı benim… Masaya tebeşirle büyük bir daire çizeriz… Sonra daireyi ikiye böleriz… Bir kamış sana bir kamış bana, on iğne sana on iğne bana… Bu kavanozdan bir böcek alırız ve askerlerden birini UHU’yla üstüne yapıştırırız.”

Böcekleri hiç iğrenmeden tek tek tutup, bütün minik askerleri sırayla üzerlerine yapıştırdı. Askerlerden kendine ait olanları kendi tarafına benimkileri de benim tarafıma dairenin içine yerleştirdi…

En sonunda da nasıl yapılacağını gösteren bir el işaretiyle kendisine bakmamı isteyerek, ağzına aldığı toplu iğneleri kamışın içinden üfledi… İğne plastik askere saplandı…

Kendimi tutamadım…

“Tam isabet!”

“Kimin tarafına düşman askeri geçerse, o mağlup olur, ona göre…”

Böcekçikler, ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi sırtlarındaki askerlerle karşı cepheye doğru koşuyor, çizgiyi geçemeden üzerindeki asker vurulduğu için, düşen askerin ağırlığıyla yana yatıp oldukları yerde debeleniyorlardı…

Bu hem saçma, hem insanı irkilten oyun bir süre sonra bana da eğlenceli gelmeye başlamıştı…

Belki de sabaha kadar oynayacağımız bu savaş oyunu, telef olan böcekler yüzünden ancak bir iki saat kadar sürdü…

Amirim, oyuncaklarını kaybetmekten korkan çocuklar gibi dikkatli bir şekilde, her şeyi toplayıp kutusundaki yerlerine kaldırdı…

Sonra bana doğru dönerek “Napolyon, ‘Savaş, anarşinin panzehiridir…’ diye boşuna dememiş, başıboş bıraksaydık şimdiye kadar çoktan bunlar birbirini yemişlerdi…” dedi.

Şimdi diğerlerinin niye ikide bir savaştan, Napolyon’dan gülerek bahsettiklerini anlıyordum. Demek ki onlar da önceden bütün bu olanları, başka bir kasaba ya da köyde yaşamışlardı… Yataklarımızı yapıp yattık, uzun bir süre bunları düşündüm rüyamda sabaha kadar at üzerinde savaşıp durdum…

Sabah, kapının gümbür gümbür çalmasıyla yerimizden fırladık. Hemen koşup kapıyı açtım.

Dün bıraktığımız genç çocuk, gömleği yediği dayaktan kan lekeleriyle dolu başka bir genci kolundan sıkıca kavramış bize bakarken, “İt oğlu it, kendi anasının paralarını çalıp kumarda yemiş. Bir de kızda gönlü yokmuş da anası zorla evlendirmesin diye yapmış…” diyerek, kolundan tuttuğu diğeriyle birlikte dizlerinin üstüne düştü…

(Öykü - Tarkan İkizler)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder