Hopa şinanay

Ustabaşı beni yanına çağırıp durumu anlattıktan sonra “Hayırlısı neyse o olsun, belki daha iyi bir iş bulursun.” diyerek muhasebeye gönderdi. Herhalde, dört ay önce aldığı adamı işten attığını söylemeye patronun yüzü tutmadı. Neyse ki Cemal geçen hafta söyledi de biraz kendimi hazırladım. Evdekiler de bugünün son olduğunu biliyorlar zaten.

Hiç kafama takmıyorum ama keşke hanımı dinleyip avans çekmeseydim, kovulduğumu bile bile aybaşına kadar çalışmak zorunda kalmazdım… Tulumları çıkarıp teslim edince, elimi yüzümü yıkayıp kendimi caddeye atıyorum.

Karşıda yeni bir pastane açılmış, ekmekleri vitrine öyle bir dizmişler ki insanın yiyesi geliyor. Değişiklik olsun bari bu sefer de ekmekleri buradan alayım.

Pastaneye girip iki ekmek alıyorum. İçi pastalarla doldurulmuş ışıklı cam tezgâhın arkasından bakan kıza parayı uzatıyorum. Uzatıyorum ama ancak iş işten geçince fark ediyorum; başka param yok… Cebimde kuruş kalmadı, ekmekleri geri vermek de olmaz. Mahallede fırın varken, neyine senin pastaneden ekmek almak. İyi oluyor sana, otobüse neyle bineceğim diye baştan düşünmezsen, eve kadar yürüyünce aklın başına gelir belki… Oh olsun…

Bir yandan kendi kendime kavga etmeyi sürdürürken, bir yandan da her akşam yaptığım gibi, alışkanlıkla otobüs durağına doğru yürüyorum. Durağa az kaldı, bekleyenlerin itişip kakışmasını görüyorum, iyi güzel de otobüse nasıl bineceğim? Para yok ki…

Canım bir gün de binmeyiver ölmezsin ya. Alt tarafı bir saatlik yol.

Hanım da merak eder. Hanımı boş ver, ya çocuklar yemek yemeye beni bekliyorlarsa, ya ekmek yoksa? Adımlarımı sıklaştırıyorum… Durağın on onbeş metre ilerisinde bir otobüs var, arka kapısından binenleri görüyorum demek ki otobüs çok kalabalık. Bir şekilde binsem, araya kaynar mıyım acaba?

Bir keresinde bilet parasını vermeyi unutmuştum da kimse bir şey sormamıştı. Ben bile otobüsten indiğimde, avucumda terden buruşan paraları fark edince anlamıştım. Aniden aklıma gelen bu eski olay sayesinde kalkmak üzere olan otobüse binmeye karar veriyorum. Pek de öyle tahmin ettiğim gibi fazla kalabalık değilmiş. Ayakta dolaşıp yer beğenmeyenlerden ilk bakışta aldanmışım demek ki. Şansa bak, herkes oturdu bir ben ayaktayım, yok yok şurada bir yer var.

Fazla dikkat çekmemeye çalışıp gidip boş yere oturuyorum.

Otobüs hareket ediyor. En önde şoförün yanında dikilen adam da biletçi olmalı… Ha başladı ha başlayacak paraları toplamaya, gözümü biletçiden ayırmıyorum. Acaba yakalanır mıyım? Yakalansam ne olacak ki, paramı düşürmüşüm derim, iyi ama el elin halinden anlar mı? Paran yoksa binmeseydin kardeşim der. Belki de tekme tokat aşağı atarlar…

Başıma gelecekleri düşünmekten ter içinde kalıp, kıpkırmızı oldum. Biletçi de bir gariplik hissetti ki ikide bir bana bakmaya başladı. Aslında efendi, yol yordam bilir birine benziyor. Giyiminden belli; takım elbise, gömlek, kravat bu devirde böyle biletçi mi kaldı?

Camdan dışarıyı seyrediyormuş gibi yaparak, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Gözüm, camdaki minik lekeye takılıyor. Dışarıda kim varsa lekeyi hizalayarak sihirli bir silah gibi insanların üzerinden geçiriyorum, camdaki leke hepsini tek tek ikiye bölüp yok ediyor.

Yanımdaki adam pencere kenarından kalkıyor. Bunu gören biletçi de hareket edip bize doğru gelmeye başlıyor. Hah işte şimdi tam oldu. Sakınılan göze çöp batar diye boşuna dememişler.

Biletçi tam yanımda durup, inmeye çalışan adamın kollarından tutuyor. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın ikisine bakarken, adam ayaklarıma basa basa koridora geçiyor ve muavinle aynı anda başlıyorlar “Hopa şina şinanay, şinanay naaay…” Bir tarafta biletçi, bir tarafta yolcu karşılıklı geçip parmaklarını şaklata şıklata oynamaya başladılar. Bu yetmezmiş gibi arkasını dönen iki üç kişi de tempo tutarak onlara katıldı.

Olacak iş değil, aptal aptal sağıma soluma bakıyorum. Acaba yorgunluktan uyudum da rüya mı görüyorum? Evet evet uyuyakaldım ve otobüs giderken bütün yolcuların şarkı söyleyip oynadığı acayip bir rüya görüyorum… Ama rüya falan değil çünkü oynayanlar ayağıma bastıkça gerçekten canım yanıyor. Artık bilet parası falan umurumda değil, ayağa kalkıp biletçinin omuzunu dürtüyorum. “Pişt! Kardeş, niye oynuyorsunuz?”

Biletçi “Bugün oynamayacağız da ne zaman oynayacağız, sen kız tarafısın galiba…” deyince durumu anlayıp gülmeye başlıyorum. Meğerse yanlışlıkla düğün için tutulmuş bir otobüse binmişim…

Oynayanların arasından şoförün yanına kadar gidiyorum. Durumu anlatıp, özür dileyerek, inmek istiyorum… “Buraya kadar gelmişsin, istersen düğüne de kalsaydın.” diyen şoför de gülmeye başlıyor.

Uygun bir yerlere gelince tekrar özür dileyip iniyorum… Eve doğru yürürken gülmem yolda karşılaştıklarımın ilgisini çekiyor olacak ki, dönüp dönüp bakıyorlar. Biraz sonra heyecanla anlatacağım bu macerayı düşününce, yüzümdeki gülümseme iyice büyüyor.

Evin zilini çaldığımda kapıyı kız açıyor, yüzüme şöyle bir bakıp, ekmekleri kaptığı gibi içeri koşuyor “Anne! Babam geldi! Hem de işten atmamışlar, gülüyor…”

(öykü - Tarkan İkizler)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder