Bilmem mi ben o sendikacıları…

Hasene odadan çıktı, elinin tersiyle terli alnına yapışan saçlarını arkaya iterek, olması gerektiği gibi saçlarının üstüne yapıştırdı. Kocası Dursunali bir elinde çay bardağı diğerinde sigara, sırtında atlet camdan dışarı bakıyordu…

 —Bu böyle olmayacak! En kısa zamanda küçük de olsa çekmeceli bir dolap almak lazım. Her gün denklerle uğraşmaktan bıktım.

 —Ne diyorsun yine vıdı vıdı kendi kendine?

 —Dolap… Dolap diyorum, her gün, her gün bıktım artık? Böyle aç çarşafı, koy içine yastık kılıfını, kapa çarşafı, aç çarşafı koy içine atletleri donları, kapa çarşafı…

 —Nerden para bulup da alacağız, biliyorsun durumumuzu.

 —Ne bileyim ben işte, nereden bulursan bul valla! Tak etti canıma. Eskiciden alınma kırık dökük bir şeye bile razıyım artık. Bizim gibi çarşaf denkleriyle uğraşan mı kaldı bu devirde.

 Karısının sızlanmaları karşısında çaresiz kalan Dursunali, durumu kabullenip bu parlak “Eskici” fikrini önceden kendisinin düşünememiş olmasına hayıflanarak en sonunda “Tamam. Bakarız bir çaresine bugün” dedi.

 Zaten 1 Mayıs’ta “tatil edilme” kararına aklı takılmış bir vaziyette sabahtan beri evin içinde sıkıntılı bir şekilde dolaşıp duruyordu. Kolay mı bir günlük yevmiyeden vazgeçmek? İşçiler tatil diye yine parasını alacaklardı ama ya kendisi? O da çalışıyordu ama onun diğerleri gibi maaşını veren biri yoktu. Bir de bu sendika hep işçinin yanında, çalışanın arkasında derlerdi…

 Bunları düşündükçe içine daha bir sıkıntı bastı Dursunali’nin… Gündüz evde oturmaya alışık olmadığı için camlarının altında oynayan çocukların sesinden çıldırmak üzereyken, şu dolap işi yetişmişti imdadına. Gidip bakayım hem biraz da hava almış olurum diye geçirdi içinden. “Başka bir şey lâzım mı?” diyerek çocukları da öpüp evden çıktı.

 Hasene şimdiden heyecanlanıp dolabı nereye koyacağını hesaplıyor, hayalinde kırtasiyeden çiçekli kâğıtlar alıp dolabın gözlerine yerleştiriyor sonra dolabın yerini beğenmeyip bütün odanın şeklini değiştiriyor en sonunda karar verince ütülenmiş temiz çamaşırları bir bir gözlere düzgünce sıralıyor. Bütün bu mutluluğu kendisine yarattığı için kocasına dualar etmeyi unutmuyordu…

 Dursunali, böyle bir tatil gününde, bu kadar kalabalığın nasıl toplandığını düşüne düşüne meydanın az aşağısındaki ara sokakta gözüne kestirdiği bir eskici dükkânından içeri girdi. Önce içerdeki eşyalara şöyle bir göz gezdirdi. Aradığını bulunca yüzüne yansıyan gülümsemeyi belli etmemeye çalışarak pek de ilgilenmiyormuş gibi bir tavırla dört çekmeceli eski dolabı işaret etti.

 —Kaça bu?

 —Valla beyefendiciğim bu dolap öyle sağlam, öyle itinayla, özene bezene yapılmış ki artık böylesini bulmak mümkün değil. Aslında satmaya gönlüm elvermiyor ama geçim derdi işte. Zaten işlerde artık eskisi gibi değil, millet tümden gitti gidiyor, yoksa kim böyle kaliteli bir eşyayı gözden çıkarıp satmaya kalkar?

 Dursunali pek öyle başkalarının sahip olduklarına özenerek son moda şeyler peşinde koşan biri değildi. Pahalı-ucuz, iyi-kötü demeden ihtiyacı olan şeyleri almaya çalışırdı, ama ilk kez parasızlıktan, başkasının kullandığı eski bir eşyayı almak üzereyken küçümsenecek bir şey yapıyormuş gibi çekinip utanmıştı. Sanki satıcı onun bu durumunu anlıyormuş gibi, üstüne üstüne gidiyordu. Hem de içeri giren şu süslü hanımın yanında ikide bir “Yenisini almak çok zor tabii… Ben de durumunuzu anlıyorum…” demiyor muydu. Yoksa adama “Zaten pek öyle yeni bir şey aramıyorum, eski uyduruk bir dolap da olsa yeter. Fabrikada çay ocağı işletiyorum da, maksat her şey yerli yerinde olsun” diyerek durumu gizlemeye çalışacaktı.

 Satıcı dolabı öyle bir anlatıyor, öyle bir övüyordu ki konuşması bir türlü bitmek bilmiyordu. En sonunda adamın ağzından “Senin hatırın için son fiyat kırk olur” lafı çıkınca, Dursunali bile bu kadar anlatılanlardan sonra böylesine ucuz olmasına şaşırdı. Olayı takip eden süslü bayanın, kendisinin ne diyeceğini merak eden bakışlarından çekinerek “Otuzbeşe olmaz mı? diye pazarlıktan bile vazgeçerek adamın yardımıyla dolabı kapıya kadar taşıdılar.

 Parayı çıkarmak için elini cebine atmıştı ki, kapının arkasında duran beyaz bisiklete ilişti gözü. Bisiklete doğru yürüdü, çocukluğundan beri hep bir bisikleti olsun istemişti, şimdi onun çocukları da ara sıra tutturmuyor değildi ama o hep geçiştirip duruyordu, işte şimdi tam sırasıydı. Hem çocuklara aldım bahanesiyle kendim de binerim diye düşündü.

 —Kaça bu bisiklet?

 —Yetmişe olur, o da sana…

 —Sen ne diyorsun ustam? Zaten bir tekeri yok. Yarım bisiklete çok istiyorsun diyince satıcı adamla birlikte kendini tutamayan süslü kadın da gülmeye başladı.

 —Ne var bunda bu kadar gülecek, komik bir şey mi söyledim?

 —Ya valla sen çok yaşa hiç güleceğim yoktu. Bu bisikletler zaten tek tekerlekli olur… Şehir yerinde böylesine cahillik olsun… Şaştım valla… Orijinali böyle bunların. Senin bildiğin bisikletlerden değil bu… Bu zayıflama bisikleti.

 —Zayıflama bisikleti mi?

 —Zayıflama bisikleti yaaa… Bunu evde bir yere koyarsın, binersin üstüne sür babam sür. Bir de bakarsın ki bir ay sonra tığ gibi olmuşsun. Hem bisiklete binmeyi bilmene de gerek yok, öyle sabit yerinde durur bu…

 Dursunali şöyle bir karısını düşündü, hep kendinden, şişmanlığından yakınıp duran karısını, kim bilir böyle bir şeyi duyup görse böyle bir bisikletleri olmasını ne kadar da çok isterdi. Kararını vermişti karısının buna bayılacağını düşündü, sonra evde çocukların anneleriyle bisiklete binmek için, nasıl sıra kavgasına tutuşacakları geldi aklına, kendi de el ayak çekilince biraz binmeyi denerdi. Zaten hiç bir zaman gerçek bisikleti olmadığı için bu güne dek bisiklete binmesini de öğrenememişti. İşte bunda iyice alışırdı…

 Dolabı almaktan vazgeçti, bisikleti kapının arkasından çekip şöyle bir alıcı gözüyle inceledi, süslü kadına da kaçamak bir bakış attıktan sonra adama döndü.

 —Aldım gitti.

 Kimi zaman omuzuna alarak, kimi zaman kucağında taşıyarak, bisikletle yokuşu tırmandı. Sokaklardan çıkıp ana caddeye vardığında ter içinde kalmıştı soluklanıp terini silmek için kaldırımın kenarında durduğunda o güne dek hiç görmediği kadar bir kalabalıkla karşılaştı. Kalabalığı oluşturan insanlar aynı askerde olduğu gibi yürüyüş kolu oluşturmuşlardı ve neredeyse herkes eline kazma sapı gibi bir tahta çubuk alıp üstüne de bir karton takmıştı. Merakla kalabalığa bakarken içlerinden biri gülerek ona doğru seslendi.

 —Ne o hemşerim, bisikletin bir tekeri düşmüş…

 Dursunali kendisinle alay edilmesine çok içerledi, bu kendini bilmeze haddini bildirmek için “Ne düşmesi, bunun orijinali böyle” diye cevap verince gülenler daha da neşelenerek birbirine bakıp gülmeye devam ettiler.

 Dursunali dudaklarını dişlerinle sıkıştırıp gözlerini kısarak cevap vermek için kendi kendine düşünmeye başladı. Düşündükçe kızgınlığı büyüdü, sanki düşündüklerini hepsinin karşısına geçmiş yüzlerine bağırarak söylüyormuş gibi geldi.

 Gülün siz gülün, bilmem mi ben sizi, sendikacısınız hepiniz işte. Sizden ne beklenir, işe gitmeyip böyle caddelere doluşun… Ohh, nasıl olsa maaş çalışıyor, ben de olsam ben de dalaşacak birilerini bulur gülerdim. Zamanında ne çok ocağa gelip çayımı içti bu sendikacılar, beni de üye edeceklerdi de ben yanaşmamıştım. Bilmiyorum mu sanıyorsunuz böyle işten kaytarıp yok toplantı yok yürüyüş diye ne isterseler yaptırıyorlar, bir de üstüne polisten bir araba sopa yiyip rezil olması cabası…

 Dursunali kendini tutamayarak kalabalıkta kendine gülenlere doğru bağırdı.

 —Gülün siz gülün, şehir yerde bu kadar cahil kalmışız diye üzüleceğinize… Daha bir zayıflama bisikleti görmemişsiniz hayatınızda…

 Kalabalık içinden cevap gecikmedi

 —Açlıktan imanımız gevredi, ne yiyeceğiz de bir de zayıflayacağız diye düşüneceğiz?

 Dursunali gittikçe sinirleniyordu, kalabalığın içinden kalın sesli biri durumu anlayıp işi başladıkları noktaya döndürmek için şakayı devam ettirdi.

 —Hemşerim arkadaşa ne kızıyorsun? Esastan da tekerin biri yok galiba.

 Çevresindekileri eğlendirmek için Dursunali’ye takılan adam, kalabalıktan gördüğü ilgi üzerine yeniden laf atmaya başladı.

 —Aynen bizim hükümet gibi, gören bir işe yarıyor sanır. Sen istediğin kadar çabala hep aynı yerde kalır… Böyle bir işe yaramayanların peşinde koşan kerizler de var tabii, memleketin kerizi biter mi?…

 Adama çevresindekiler kahkahalarla gülerken, bu kadarına dayanamayan Dursunali’nin elindeki bisikleti havaya kaldırmasıyla gülenlerin içine dalması bir oldu. Çıkan kavgayı ayırmaya çalışanlar oldukça zorlansalar da, üstü başı yırtılıp saçı başı dağılan Dursunali’yi ite kaka kaldırımın üstüne fırlatıp yollarına devam ettiler…

 Dursunali o hırsla bisikleti sırtlanıp yarım saatte evine vardı. Kapıyı önce kızı açtı arkasından hiç ses çıkmayınca geleni merak eden Haseneyle onun peşine takılan oğlan geldi. Merakla gelecek olan dolabı bekleyen ev halkı, bir tekerleği eksik bisikleti görünce önce bir şaşırdılar ama Dursunali onların üstüne başına ne olduğunu sormalarına fırsat vermeden bisikleti yere koyup içeri geçerken sinirle söyleniyordu…

—Bu bisiklet nerden çıktı, niye bir tekerleği yok diyen, dolap nerede diye soran bana ne oldu diye merak eden olursa çok kötü olur bak karışmam…

Tarkan İkizler ( "Kesin bir şeyler olacak!" isimli öykü kitabından )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder