Aslan yeğenim

(Aziz Nesin’in anısına...)


Birlikte kiralık ev bakmaya gittiğimiz Osman abi, beni köşedeki kahvede bulup da yanıma oturduğunda, “Geç otur şöyle yeğenim.” diyen emlakçının kapısından niye fırladığımı henüz bilmiyordu.

– Ne kalkıp fırladın öyle birden? Ne olduğumuzu şaşırdık.

– Aman Osman abi, sinirim bozuldu dayanamadım kaçtım…

– E! Ne yaptı ki adam sana?

– Daha ne yapacak abi. “Yeğenim.” dedi ya yetmez mi?

– Ne var oğlum bunda? Adam sana küfretmedi ya.

– Küfretseydi daha iyiydi abi. Belki kızmıştır diye sesimi çıkartmazdım, bu ondan da kötü. Biri bana yeğenim derse biliyorum ki ortada mutlaka karışık bir iş var ve en sonunda kabak benim başıma patlayacak.

– Allah Allah. Ne var bunda bu kadar abartacak, hiç bir şey anlamadım.

– Başıma gelenleri bir anlatsam, sen de bana hak verir benden önce fırlardın dükkândan dışarı.

– Bak şimdi iyiden iyiye merak ettim.

Yanımızdan geçen çaycıya; “Ver oğlum şurdan iki çay daha.” dedikten sonra Osman abi bana döndü.

– Anlatsana be oğlum işte çayları da tazeledik. Meraktan öldürecek misin beni?

– İyi o zaman, anlatayım da kendin karar ver bakalım Osman abi, kaçmakta haklı mıyım değil miyim?

– Hele sen bir anlat da önce.

– Bir tatil günü sıcak iyice bastırmış, serin diye aklıma ilk gelen yer deniz kenarı. İndim yokuştan aşağıya, bindim gelen otobüse. Boğazda beğendiğim bir yere gelince biraz da kalabalıktan bunalmış olarak indim otobüsten. Öylesine sahilde yürümeye başladım. Çimenlerde yatanlar mı istersin, o yaz sıcağında ızgara için ateş yakanların atletle mangalları yellemeleri mi? Kol kola gezen genç çiftler, koşuşan çocuklar falan ne ararsan var yani. Etrafımdakilerin hareketliliği, yavaş yavaş beni de kendime getirmeye başladı. Neşeyle insanları seyredip geze geze gidiyorum.

Ben böyle dondurmacıya sucuya baka baka yürürken kimi yerde grup grup toplanmış balık tutmaya çalışanlar dikkatimi çekti.

Yakından bakmak için daha da bir denize doğru yaklaşıp kovaların yanına bırakılmış çaparilere sağa sola dağılmış misinalara basmamaya dikkat ederek yürümeye devam ettim…

Kovalarda hoplayıp zıplayan balıklara bakarken bir anda adamın biri beni çocukluğumdan beri tanıyormuş da on yıl aradan sonra görmüş gibi sevinçle üstüme atladı. Lahmacuncuya benzeyen beyaz kıyafetli, başında kırmızı çizgili beyaz kepi olan bir adam. Bir yandan ikide bir boynuma sarılıyor, bir yandan da iki yanağımdan öpüp öpüp; ”Aslan yeğenim benim, nereye kayboldun beş dakikanın içinde, şimdi buradaydın.” diyor.

–Allah, Allah. Kimmiş peki?

–Ne bileyim ben, tanımıyorum ki adamı. Adam bana sarıldığı anda yanımızda iki zabıta belirdi. Zabıtalardan yaşlı olanı bana soruyor; “Yeğeni misin çaycının esastan?” Çaycı olduğunu o anda yeni öğrendiğim adam benden önce atlıyor “Yeğenim tabii, Ne sandın? Biz yeğenimle her hafta böyle boğaza gelir deniz sefası yaparız. Değil mi benim aslan yeğenim? Yalnız kendisi çayı çok sever, ver bir semaver dolusu demli çayı tek başına içsin.”

Ben hiç bir şey anlamamış aptalca bir yüz ifadesiyle çaycıya bakarken, çaycı da her göz göze geldiğimizde göz kırpıp duruyor. Bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya, bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya.

Çaycı, benim olayı anlamadığımın farkına varmış olacak ki ayrıntıya giriyor;

“Bu zabıta memuru arkadaşlara o kadar söylüyorum, ben çayı satmıyorum, içmek için yanımızda getirdik diye ama anlayan kim. İllâ ki işgaliye harcı istiyorlar. Tabii onlar da araştıracak, soracak…”

Zabıtalar sabırsız, dayanamıyor; “Bal gibi de satıyorsun ulan işte, bir de bize yalan söylüyor, yer miyiz biz böyle numaraları?”

Ben durumu biraz anlar gibi oluyorum, ekmek parası yüzünden mecbur kalmış elin garibanını sıkıştırmışlar köşeye, fare gibi oynuyorlar.

Tutuyor zabıtalardan biri termosun sapını.

–Ver lan şunu, ver dedim bak fena olacak.

Bizimki de yapışmış öbür ucuna direniyor.

–Niye vereyim canım, evimden getirdiğim termosu. Çay içmek de mi yasak?

–İçmek yasak değil ammaaa, satmak yasak.

– Yahu siz ne laf anlamaz adamlarsınız, satmıyorum ki içiyorum.

Çaycı bir yandan bunları diyor ama öbür yandan da cebinden çıkarttığı bardağa zabıtanın çekiştirip durduğu termostan zorla çay koymaya çalışıyor.

–Bu kadar çayı kendine yaptın ha, ulan sen bizi salak yerine mi koyuyorsun?

–Yeğenimle içiyoruz diyorum ya…

Artık ben bu sinir harbine dayanamayarak araya giriyorum.

–Dayım doğru söylüyor, ben sigara almaya gidince aranızda bir yanlış anlaşılma olmuş herhalde.

Bu sefer şaşırma sırası zabıtalarda. İkisi de benim konuşabildiğime inanamamış gibi bana bakıyorlar.

Çaycı atlıyor: “Aslan yeğenim!”

Adamlar çabuk toparlanıyor.

–Demek yeğenisin ha? Demek zevk olsun diye her gün boğaza gelip bir kova çayı beraber içiyorsunuz ha? Ulan yoksa sen mafya mısın bunu koruyorsun? Biz çok gördük böyle gömlek kravat, esnafın akrabası gibi görünüp de haraç toplayanını.

–Bakın yanılıyorsunuz. Ben bu adamın yeğeniyim, birlikte çay yapıp içmeye geldik.

–Peki bu beyaz elbise, kasket ne? Yanılıyormuşuz… Dur bakalım sen bir dur. Kendine yanlış dayı seçmişsin. Yürüyün amirliğe orada anlatırsınız.

Ben bulaştığım belayı anlayıp kurtulmak için adamlara ne diller döküyor, neler sayıp söylüyorum ama adamlar “Yürüyün yürüyün, hiç uzatmayın.” diyerek tartışmayı bitiriyorlar.

İtişe kakışa, bize bakan insanların arasında yürürken bir ara yanımıza zabıtaları daha önceden tanıdığı her halinden belli olan ondört-onbeş yaşlarında bir çocuk geldi. Elindeki simit tablasından simitçi olduğunu anladığım çocuk, zabıtalara “Abi bu günlük bu kadar valla daha anca on tane satabildim.” deyip bir miktar para uzattı.

Zabıtalar da “Bizi başka birine benzettin herhalde.” diyerek çocuğu terslediler.

Kendimi zabıtalardan bir kurtarabilsem, simitçi çocuğu da yanıma alıp öyle gideceğim amirliğe. “Bunlar bütün sahildeki işportacıları; çaycıları, dondurmacıları haraca kesmişler. Evine götüreceği üç kuruş ekmek parasından başka bir şey düşünmeyen bu garibanlardan kendilerine para veremeyen olursa, böyle tutup getiriyorlar.” diyeceğim ama simitçi olanlara bir anlam veremeden, gördüğü tepki üzerine hemen yanımızdan uzaklaştı.

Bari gelen geçene rezil olmayalım diye ben artık kendimi teslim ettim. Uslu uslu zabıtalarla amirliğe doğru gidiyoruz… Bir yandan da, sıkıntılı sıkıntılı, bu işin sonunda başıma gelebilecekleri düşünüyorum; önce amirlik, sonra karakol, sonra savcılık, sonra yine karakol falan… İş oraya kadar varır mı acaba? İyice canım sıkılıyor, kendi kendime kızıyorum…

Beş dakikalık bir yürüyüşten sonra zabıta amirliğinin kapısına geldik, binaya girdik. Geniş bir salon. Karşıda ve yanlarda bir sürü oda. İçlerinden en büyüğü olduğunu tahmin ettiğim hariç, bütün odaların kapıları ardına kadar açık.

Kapılardan içeriye baktığında açık camlardan dışarısı görünüyor. Biz içeri girince, büyük odanın önünde niye toplandıklarını bilemediğim memurlar odalara dağılıyor.

Ben tam şimdi ne olacak diye beklerken, birden büyük odanın kapısı açılıyor.

Üzerindeki resmi elbiseden amir olduğunu tahmin ettiğim adam ve ardındaki birkaç kişi bize doğru geliyorlar. Amir bana sarılıyor. Evet sarılıyor, öpüyor, bir sevgi bir sevgi, görmen lâzım.

Bu sefer hem bizi getiren zabıtalar hem çaycı hem ben hep birlikte şaşırıp birbirimize bakıyoruz. Zabıta amiri arkasını dönüp odadan çıkan adamlara beni gösteriyor.

– İşte beyler sizin yanlış bir ihbar sonucu yaptığınız baskında çekmecemde bulduğunuz parayı bana borç olarak veren yeğenim bu. Size az önce buradaydı demiştim de inanmamıştınız…

Bana göz kırpıp devam ediyor.

– Bir sigara almak bu kadar uzun sürer mi aslan yeğenim?

(Öykü - Tarkan İkizler)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder