Akşamcı dolmuşçunun evlilik hikâyeleri…

Güzel bir yaz akşamı, hava yeni kararmış. Taşları henüz kurumamış serin terasta, yavaş yavaş kurulan sofranın başına oturuyoruz. Mutfaktan gelen kızartma kokuları açlığımızı pekiştirip, iştahımızı açarken, yeni açılan rakının kokusu masaya ayrı bir hava katıyor. Yılmaz abilerin evine ilk gelişimiz. Yılmaz abinin karısı Muazzez abla masadaki eksik şeyleri getirmek için son kez gittiği mutfaktan dönünce, yarı alaylı bir şekilde Yılmaz abiye sitem ediyor…

–A! Aaa! Anam hemen nerden de buldun yemekten önce açtın rakıyı? Pes vallahi…

–Muazzez başlama yine üç kuruşluk neşemiz var şurda…

–Canım herkes senin gibi mi? Bak! Çocuğa da doldurmuş hemen…

–Mazot almadan yola çıkılır mı güzelim…

–Ah! Ah! Dolmuşçu kocan olunca işte böyle oluyor Canan Hanım, her gece, her gece…

–Aman yenge, sen bir de duraktakileri göreceksin… Gündüz gözüyle içmiyor ya Yılmaz abim…

–Dolmuşçu kocan oluncaymış… Sanki mühendis, doktor olunca içilmiyor…

–Yılmaz lütfen tadında bırak… Zaten çocuklar yeni evli, bizim halimizi görüp de …

–Ne varmış halimizde yahu?

–Deli anam bu adam, deli.

–Yaa… Yirmi sene evli kalınca, böyle deli de oluyorsun Atillacığım işte…

–Bizim daha yirmi gün yeni bitti abi. Yani deli mertebesine yirmi yıldan, yirmi gün eksik…

–Canan hanım nasıl gidiyor yirmi günlük evlilik?

–Yavaş yavaş birbirimize alışıyoruz… Daha çok yeniyiz abla.

–Alışırsınız, alışırsınız zamanla… Sahi Canan Hanım, Atilla beyle tanışıp evlenmeniz nasıl oldu?

–Valla ne desem, bilmem ki… Bir sürü iş, koşuşturmaca, yorgunluk… Daha yeni yeni kendimize geliyoruz. Ben kasaya bakıyordum, Atilla dükkâna gide gele tanıştık, konuştuk en sonunda da evlendik…

–Anam siz de yirmi günde bütün heyecanınızı kaybetmişsiniz…

–Herkes bizim gibi olağanüstü olaylar sayesinde karşılaşıp evlenecek diye bir şey yok ki Muazzez, yorgunluklarına ver artık…

–Olağanüstü olaylar sayesinde mi?

–Bizim sülalede normal yoldan tanışıp evlenen yok ki…

–Nasıl yani görücü usulümü?

–Ohooo! Sen nerelerdesin be Atillacığım. Görücü usulüyle evlenen kaldı mı artık bu devir de?

–E! Ne o zaman abi?

–Dur şu rakıları bir tazeleyelim de, babamlardan başlayayım…

xxx

Kırçıl buz parçalarının salındığı dar rakı bardaklarını tekrardan dolduran Yılmaz abi, bir dikişte bardağı yarılayıp üstüne de bir sigara yaktıktan sonra “nerede kalmıştık?” diyerek söze başladı.

–Babam nasıl oluyorsa, gençken kasabaya gittiklerinden birinde çok güzel bir kız görüyor, çok hoşuna gidiyor. Nerede oturduğunu öğrenmek için evine kadar takip ediyor. O zamanlar babamlar daha şehre gelmemişler, oturdukları yer de köyden az büyükçe, küçük bir yer, ne köy ne kasaba senin anlayacağın. Tabii o zamanlar, öyle “hanımefendi sizinle tanışabilir miyiz?” falan yok, hele öyle yerlerde… Neyse uzatmayalım; Bu her gün kasabaya gitmeye başlıyor, her gittiğinde de kızı görünceye kadar evinin önünde dolaşıp duruyor. Pek konuşamıyorlar ama kızın da gönlü var, belli. Bahçede gülüp kaçıyor filan…

–Kız dediğin, annen oluyor değil mi Yılmaz abi?

–Değiiil! Öyle olsa nesi ilginç olacak.

–E! O zaman kim abi?

–Anlatıyorum dur biraz sabret… Kızın da gönlü var dedik ya, babam buna güvenip gidiyor, evdekilere üç aşağı beş yukarı durumu anlatıyor. Geç gelmeler, içmeler falan evdekiler anlamışlar zaten de, kimdir, neyin nesidir ayrıntısını tam bilemiyorlar. Babası “iyi bakalım, annen gitsin önce bir konuşsun” diyor.

Elbiseydi, ayakkabıydı, çantaydı derken, annesi gidinceye kadar bir hafta oluyor. Babam o gün erkenden kızın yanına gitmeye niyetleniyor, güya gidecekte “annem görücü gelmeye gün isteyecek, yarın evden ayrılmayın” diyecek. Bu sayede hem kızla konuşma bahanesi yaratırım, hem de ciddi olduğumu anlar diye düşünüyor.

Ama kızın evine yaklaştıkça bir kalabalık, bir gürültü, telaş. Bahçeye yaklaşınca etrafta dolaşan ç ocukların arasında kızın kardeşini görüp “ne oluyor burada?” diye soruyor. Çocukta “bu gece ablam evleniyor” demiyor mu.

Bu başından vurulmuşa dönüyor. Babam önce bir yıkılıyor, ne yapacağını düşünüyor, sonra hemen karar veriyor; bu iş böyle olmaz kızı düğünden önce kaçıracak… Gidip en yakın arkadaşını buluyor, durumu biraz bilen arkadaşı da bu işe üzülüyor ve babama yardım etmeyi kabul ediyor. İş kesinleşiyor kızı kaçıracaklar, hem de hemen, başka çaresi yok.

Düğün evinden kız kaçırmak ne demek, ölüm fermanını kendin imzalıyorsun ama, babam her şeyi göze almış. Uzatmayalım, bunlar kızın evine gidiyorlar. Yavaş yavaş bahçede hazırlıklar başlamış, gelini bahçede göremeyince evin arkasından dolaşıp içeri giriyorlar. Bir bakıyorlar ki duvağı kapalı gelin karşılarında oturuyor. Herkes şaşkın öylece bunlara bakıyor… Daha “ne oluyor” demeye kalmadan gelinin başına yanlarında getirdikleri çuvalı geçirip, sırtladıkları gibi evden çıkıyorlar.

Başlıyorlar arabayla arkalarına bile bakmadan kaçmaya. İlk heyecanı atlatıp akılları biraz başlarına gelince babam bir an için, bu kız niye hiç debelenip bağırıp, çağırmıyor diye merak ediyor. Bir de çuvalı açıp bakıyorlar ki; Aaa! başka biri…

–Yapma abi ya, sonra ne oluyor?

–Ne olacak, köy yerinde kız kaçırmışsın, ben bunu yanlışlıkla kaçırdım deyip geri götürecek halin yok ya. Babam “ben o gün ölmedim ya, bir daha da ölmem” der durur. Bu çok pişman tabii yaptık bir eşeklik kusura bakma diyor. Kız da “ evde kaldım diye üzülürdüm. Kardeşim evlenirken heves ettim, onlar da giy kız kısmetin açılır diye tutturmuşlardı da inanmamıştım, saatine kalmadı…” demez mi. Dağbaşında, arabanın içinde, bunlar öyle birbirine bakıp duruyorlar.

Kız iniyor arabadan, üstünde gelinlik. Babama da “beni alan olmadı bundan sonra da almayıversinler, kaçtım kurtuldum derim ne olacak” deyip ağlayarak yürümeye başlıyor. Babam önce başkasına varan sevdiğini düşünüyor, sonra gelinlikler içinde ağlaya ağlaya giden bu kızın arkasından bakıyor, dayanamayıp koşa koşa yanına gidip “bana varır mısın?” diyor.

Cananla ben elimizde olmadan eski bir film seyreder gibi heyecanla Yılmaz abinin konuşmasını kesip alkışlamaya başlıyoruz, Canan burnunu çekip gözyaşlarını peçetesine siliyor. Yılmaz abi “siz bir de anneme sorun”diyor.

–Sonra ne olmuş Yılmaz abi? diye Canan ağlamaklı bir sesle soruyor.

–Olanlar ortada işte. Babam, annemi kendi evlerine götürmüş, annesine babasına hiçbir şeyden bahsetmemiş. Kapıyı açan annesine de “ben bu kızı kaçırdım anne, nah hem de telli duvaklı, gelinin olur” demiş. Evlenmişler. Annem onbir sene ailesinden kimseyi görmemiş, daha doğrusu kendi babası görüşmek istememiş. “Kaçırmaya ne gerek vardı, gelip isteselerdi hemen verirdik, zaten evde kalmış kız, turşusunu mu kuracaktık “ demiş. Bu sefer de annem kızmış “niye evde kalmış olayım beni gelinliğimle kaçırdılar” diye.

–Yani Yılmaz abi, babanlar elli sene evvel böyle evlendiyse; kim bilir siz yengeyle nasıl evlendiniz?

–Onu hiç sorma…

–Niye öyle diyorsun Yılmaz, niye sormayacaklarmış bakayım?

–Hani anlatması uzun sürer de ondan diyorum karıcığım.

–Hadi, hadi, bilmem mi ben seni.

–Allah, allah… Ne dedim şimdi ben? İyi o zaman hiç bir şey anlatmıyorum…

–Abi valla meraktan çatlayacağız, anlat ne olur.

–Sen de içtikçe merak katsayın yükseliyor, kuru kuruya anlatılmaz şimdi.

–Ayıp ediyorsun abi. Sen söyle ne istiyorsan gidip alayım hemen.

–Yılmaz!

–Efendim karıcığım.

–Çocuklar yola gidecekler daha. Bu kadar içkili araba mı kullandırtacaksın. Daha da içelim diyorsun…

–Bir ufağı kaç kişi içtik be güzelim, bu kadardan bir şey olmaz.

–Bizim arabanın torpidosuna adresi yazıp koyduk mu o yolu bulur abla.

–Aman Atilla, sende Yılmaz abin gibi konuşup kızdırma beni… Daha geçen hafta sabaha karşı geldi eve. Sizin arabalar hep 56, 57 model ya, yaşlılıktan adresi zor okumuş herhalde…

–Hah! İşte şimdi tam oldu. Atilla kardeşim benim başıma ne geldiyse hep bu 57 “şavrole” yüzünden geldi.

–Şavroleyle ne alakası var abi evliliğin?

–Olmaz olur mu güzelim, olmaz olur mu. Anlatayım da gör-bak nasıl oluyor. Muazzez hanım madem rakıya izin vermiyorsunuz, o zaman siz de kahverengi eteğinizi giyip gelin bakalım…

Yılmaz abinin ne demeye çalıştığını anlamak için Canan’la ben birbirimize saf saf bakıp duruyorduk ki Muazzez abla açıklama getirdi.

–Yılmaz abin böyle işte, bir içmeye başlamasın. Artık Fransızca komplimanlar mı karıştırmaz lafların arasına, yok böyle şifreli şeyler mi söylemez. Bu “kahverengi eteğini giy gel” de, bize kahve yap oluyor. Beyaz eşarbını tak derse ayran ister, böyle acayip bir adam işte Yılmaz abiniz…

–Karıştırma Muazzez şimdi kafalarını çocukların, tam da ne güzel anlatmaya başlamıştım.

–E! Sen anlat canım, anlatma diyen mi var.

–Efenim, şimdi ben o zamanlar bıçkın, yakışıklı, yerine sığmayan tam bir delikanlıyım, yaşımda yirmi falan. En büyük merakım, hevesim de amerikan arabaları. Tabii o zamanlar sırf ben değil, herkes amerikan arabalarına hasta. Hoş, ben hâlâ bir 57 görsem öylece durur, geçip gidinceye kadar keyifle seyrederim ya, neyse.

Yetmişli yılların başları, benim aklım bir karış havada, bir şey görmüşlüğümüz geçirmişliğimiz yok. Şimdiki gibi imkânlar da yok o zaman.

Babam “bir baltaya sap olamadın gitti“ diye tutturur. Bir iş bulmam lazım ama iş nerde. Ben öyle takım elbise falan giyip el pençe divan duracak biri de değilim ki memuriyet falan bakalım, alışmamışız işte…

Arkadaşlara, mahalleliye, tanıdığım herkese haber salmışım ama ses seda yok. Bir gün eve gelip eski arkadaşlardan biri anneme haber bırakıyor. Geçmiş zaman, “bilmemne gazoz fabrikasına işçi alınacak, ben müdüre bahsettim, bana bir uğrasın” diye… Ben haberi alınca annemin zorlamasıyla yola çıkıyorum.

Zorlamasıyla diyorum çünkü kendi kendime düşünüyorum “nerde çalışıyorsun?” diye sorsalar “gazoz fabrikasında” diyeceğim, millet “amma mantardan işmiş” diyecek, pek istekli değilim ama ne yaparsın işte. Evdekiler de öğrendi ya gitmesen sen hiçbir işi beğenmiyorsun olacak, bir yandan da cepte beş kuruş yok.

Kısmet böyleymiş dedim koyuldum yola. Ayaklarım geri geri gidiyor, yolda caydım cayıcam, fırsat kollayıp bir bahane yaratmaya çalışıyorum. Son durağa çıkıp dolmuş sırasında araba bekliyorum.

Muazzez abla kahveleri getirince Yılmaz abiye sataşmadan edemedi, gülerek;

–Ohooo! Sen daha durağa mı geldin? Vallahi bu sabaha kadar düğünü yetiştiremez çocuklar…

–Canım en önemli yeri burası, dolmuş durağını anlatmayayım mı yani? Dolmuş durağı olmadan hikâye mi olurmuş?

–Hem de dolmuşçunun anlattığı bir hikâye de?

–Ha şunu bileydin. Neyse, ben durakta bekliyorum. “Doç”lara, “desoto”lara, “pleymut”lara bakıyorum, içim gidiyor ama yine de pırıl pırıl nikelajlı “Chevrolette” yazısıyla 57’nin yeri bambaşka. Sıradaki araba geliyor, şansıma 57 değil mi? Hemen şoförün yanına atlıyorum. Beş on dakika sonra doluyor araba, kalkıyoruz. Kalkmamızla şoför pikaba koyuyor Zeki Müren’den bir plağı, keyfimiz gıcır, süzülüyoruz Kurtuluş’tan Pangaltı’ya doğru. Gideceğim yer “karşı”da bir semt, tam olarak bilmiyorum. “Bu semti biliyor musun, en kolay nasıl giderim?” diye şoföre soruyorum. O da bana tarif ettikten sonra muhabbet açılıyor, ne işin var gibisinden. İş bakmaya diyorum. “Ne işi?” falan, “bilmiyorum abi işte, ne iş verirlerse yapacağız”, “gerek bir makinenin başına, gerek arabaya şoförlük, ne olursa artık” diyorum.

İşte iş burda kopuyor, “Ne dedin, şoförlük mü dedin sen?”, “Evet abi ne var bunda?”, “Ne var olur mu, sen bana lazımsın. Direksiyonun sağlam mı?”, “Evelallah” biz böyle muhabbeti bir koyulaştırıyoruz ki bildiğin gibi değil.

Meğer adam o akşamdan itibaren arabayı vereceği şoför arıyormuş. Kayınpederinin zahireci dükkânı varmış, adam hastalanınca, dükkâna da artık o bakmak zorundaymış. “Arabayı bırakacak kimse yok diye, dükkân bir haftadır boş kalıyordu. Dün akşamda yengenle de sırf bu yüzden biraz atıştık. Bugün kayınpedere de söz verdim, yarın sabah yedide dükkânda olacağım, artık kaçış yok. Seni de gözüm tuttu, sen arabada ben dükkânda, geçinir gideriz.” demez mi. Ben sevincimden yerimde duramıyorum, arabadan inip oynayacağım, kendimi zor tutuyorum.

Akşam buluşup birlikte evlerine gidiyoruz, arabayı bana teslim ediyor ama, yarın sabah erkenden onları ailecek kayınpederinin evine götüreceğim. O akşam muhabbet uzadıkça uzuyor, epey geç oluyor saat. Beni alıyor mu bir düşünce. Ya yarın sabah vaktinde yetişemezsem, daha ilk günden falso. Anında karar veriyorum; O akşam arabada yatacağım.

Bir sokak arkada, zula bir yere çekiyorum arabayı. Kendi kendime ne hayâller kuruyorum artık bilemezsin; durakta sıra beklerken, geniş beyaz yanaklı lastikler simsiyah görünsün diye arap sabunu mu çekmiyorum, bagaj kapağına sıkıştırıp yarısını dışarıda bırakarak, kurutup gazlı bezler mi yapmıyorum. Ben hayalimde, o gazlı bezlerle arabayı cilalayıp parlatırken bir gürültüdür kopuyor. Arka koltukta yattığım yerden biraz doğrulmamla, camdan bana bakan atletli, eli sopalı bir adamla göz göze geliyorum. Adam bağırıyor: “Çık ulan dışarı! Camını çerçevesini indiririm arabanın”

–Haydaaa!

–Yaaa! Daha dur. Bir iniyorum aşağıya, adam beni paralayacak. İtip kakıyor, zorla çekip sürüklüyor. Zaten şaşkın vaziyetteyim, ne olduğunu anlayamamışım. Adama bakıyorum, yalınayak-başıkabak evden fırladığı her halinden belli, altında çubuklu pijama, üstünde atlet, elinde sopa, bağırıp duruyor. O karışıklıkta adamın söylediklerinden anladığım tek şey var, ikide bir, her lafının sonunda “evleneceksiniz ulan” deyip duruyor. Ben itiraz edecek oluyorum “ben yer miyim ulan, evleneceksiniz” diyor. “Yahu ben değilim, bir yanlışlık var” diyorum, “niye kaçıp arabaya saklandın o zaman?” diyor. “Nasıl olur?” diyorum, “namus meselesi bu, dua et elimden bir kaza çıkmadı, başka yolu yok evleneceksiniz, anladın mı ev-le-ne-cek-si-niz, diyor. Meğer anlatılanlara göre, ben balkona çıkıp her akşam kızınla buluşuyormuşum, her akşam aynı kovalamaca yaşanıyormuş. En sonunda bu akşam yakalamayı becermiş beni.

Tabii bu arada adamın çoluğu çocuğu ve bir sürü meraklı mahalleli de dökülmüş sokağa, aradan “baba yapma ne olur” diye bir ses duyuldu. Sonra sesin sahibi yanımıza geldi. Bir de ne göreyim dünya güzeli, peri gibi bir kız. Bir gördüm vuruldum.

–Şimdi dünya güzelimi olduk Yılmaz Efendi?

–Canım lafın gelişi.

–Misafirler gitsin, “lafın gelişi”ni ben sana sorarım.

–Dur, lafımı kesme. Bunun babası evleneceksiniz deyip duruyor hâlâ, bir yandan millet birbirine girmiş, bir gürültüdür almış gidiyor. Ben o karışıklıkta “tamam yarın derhal nikâh kıyıyorum” diyince, bir anda büyük bir sessizlik oluyor. Kayınpeder “Hah şöyle! Aslan damadım benim” diyerek beni kucaklayınca iş tatlıya bağlanıyor.

–Peki yenge?

–Yenge dünden razı. Öyle camdan konuştuğu biri var ama pek gönlü yok. Bir iki kez de balkondan konuşurlarken yakalanıyor bunlar. Bakıyor çocuk bunu bırakıp kaçıyor falan, anlıyor ki bundan bir şey olmayacak gönül eğlendirmeye yer arıyor. Hiç ciddi olsa kaçar mı? Benim gibi yakışıklı biriyle de karşılaşınca iş olacağına varıyor diye düşünüyor.

–Zaten biz gözlerimizle o anda neler konuştuk neler değil mi hayatım…

–Ah! Ah! Muazzez Allah aşkına efkâr bastı bu gece son kez kıratına bin de gel.

–O ne demek be yılmaz abi o öyle.

–Canan arabayı verdik ama var ya bu senin kocandan dolmuşçu olmaz, İki parmak su çekilmiş rakı be oğlum rakı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder