Konserve kutusu…


Alışverişten dönen Serap, hızla merdivenleri çıkarak oturdukları kata geldi, elindekileri kapının önüne bırakıp çantasından anahtarı çıkarmaya çalıştığı sırada, karşı komşusunun kapısı açıldı…

– Merhaba, benim siparişimi unutmadın değil mi Serap’çığım?

– Aaa! Hiç unutur muyum? Dur.

Kapıyı açarken, poşetlerin içinde el yordamıyla bulduğu paketi komşu kadına verip içeri girdi…

Aldıklarından bazılarını aceleyle buzdolabına yerleştiren Serap, birkaç şeyi de mutfak masasının üzerine bıraktı… Mutfak dolabından büyük bir tencere çıkarttı ve yarısına kadar su koyup ocağın altını yaktı…

Buzdolabını tekrar açarak yeni yerleştirdiği paketleri sağa sola çekip dolabın derin kısımlarını kontrol etti. Evet, artık emin olmuştu; Erol’a yapacağı sürpriz akşam yemeği için evde salça yoktu.

Evleneli tam bir yıl olmasına rağmen evde hiç yemek yapmamıştı. Ve bugün ilk kez, evlilik yıldönümlerinde Erol’a işten dönünce şaşıracağı bir sofra kurmak istemişti. Birçok şeyi de hazır almıştı ama onlar hep basit sayılabilecek şeylerdi ve esas yemeği aldığı tarife göre kendisi yapacaktı.

Sürpriz buydu…

“Ne olursa olsun, bu yemek Erol gelmeden yapılacak!” diye kesin kararını verdi. Salça yerine ketçap kullanmayı akıl etmiş olsa da, yemek için fazla tatlı olacağından ketçap fikrinden vaz geçti.

Markete gidip gelmenin kendisini geciktireceğini düşünürken birden heyecanlanarak “Aaa… Yaşasın!” diye bağırdı ve kocasının odasına gitti.

Kocasının aldığı reklâm işlerinden birinde konserveyle ilgili bir çalışma vardı. Eğer Erol geri götürmediyse örnek salça kutusu çalışma odasında rafta duruyor olmalıydı…

Kurnazca gülümseyip, bu pratik çözüm için biraz da şımararak, “Ne yapalım ilk deneyen ben olurum.” diye kendi kendine konuştu.

Evet işte konserve kutusu ortadaki rafta duruyordu… Hemen alıp mutfağa döndü, konserve açacağını bulup kapağı açmaya çalıştı. Salça kutusu açılmak bir yana, üzerinde minik bir deliğe bile izin vermiyordu.

Bunca zamandır konserve aça aça, neredeyse uzmanı olduğu bir konuda yanlış yapması mümkün değildi. Ayakkabılığın çekmecesindeki tornavida aklına gelince mutfaktan çıktı. Az sonra elinde tornavida ve küçük bir çekiçle geri geldi…

Kaynaya, kaynaya suyu biten tencereyi fark edip söndürmesini ve tekrar su koyup ocağın altını yakması sayılmazsa, tam on dakikadır konserve kutusuyla uğraşıyordu. En sonunda sinirlenip elindeki tornavidayla çekici mutfak masasının üzerine fırlatıp attı…

Salça kutusu elinde, kapıyı açık bırakıp karşı komşunun zilini çaldı…

Kapı açıldığında Serap’ı karşısında gören yaşlı kadın konuşacak birilerini bulmanın sevinciyle hemen lafa girişti.

– Böyle yaşlanınca insan macera arıyor, artık kapıları ‘kim o?’ demeden açıyorum. Aaaaa! Evladım ne oldu böyle sana? Dur şimdi getiriyorum galetaların parasını…

– Teyzeciğim ne parası? Ben varsa biraz salça isteyecektim.

– Hah, hah, ha… Latife ediyorsun… Ah benim güzel kızım, utandın mı galetaların parasını istemeye?

– Teyzeciğim iki galetanın lafı mı olur, para mara istemem vallahi. Sadece iki kaşık salça istiyorum…

– Üstüme iyilik sağlık, elindeki salça kutusu ne kızım o zaman? Ay, sen utandın değil mi? Doğru söyle. Alınacak bir şey yok ki bunda. Benim rahmetli de böyle kuruşu kuruşuna alışverişin hesabını isterdi benden…

–Teyzeciğim vallahi dedim değil mi? Vallahi de billahi de salça istiyorum. Sen bakma bu manyak salça kutusu elimde kalmış…

–Ah! Ah! Bir de ben rahmetliye olan kızgınlığım geçmedi diye seneyi devriyesinde mevlid okutmamıştım. Canım herkes böyleymiş demek ki, ah anam benimki melekmiş meğer…Dur kızım dur ge……

–TEYZE! Bana salça lazım, galeta parasını falan istemiyorum, tamam mı? Bu kutu da açılmıyor ve hırsla mutfaktan çıkınca elimde kalmış…

–A! Vallahi sen doğru söylüyorsun galiba… Ama bende salça yok ki. Biliyorsun, yemekleri kızım kendi evinde yapıp getirir bana… Aaa! Dur, dur, yedi numaradaki emekli avukata gidelim. Bir keresinde yılbaşında benim damat ananas konservesi getirmişti. Ben bir türlü açamamıştım da şıppadanak açıvermişti…

– Tamam teyze çabuk gidelim sen tanıyor musun?

– Aaa! Ne bu acele kızım dur gideriz kapıyı kilitleyelim de… Bak galeta parasını istiyorsan beni boşu…….

– TeyyyZee!…

Teyze kapısını kilitlerken bizimkinin kendi evi aklına geldi. “Ayyy!” diye kısa bir çığlık atarak mutfaktaki tencerenin altını söndürmek için koşa koşa evine gitti…

Geri gelip kapıyı kapattığında teyze yaşadığı küçük olaydan mutlu, gülümseyerek kapıda kendisini bekliyordu. Beraberce yedi numaradaki emekli avukatın kapısına geldiler.

Teyze kapıyı çaldı…

Kapıyı açan emekli avukat karşısında bayanları görünce heyecanlandığını belli ederek konuşmaya başladı;

– Ümran böyle habersiz olur mu allahaşkına? Birgün kızımla tanıştırırım diyordun ama, böyle aniden…

– Muharrem efendi, dur ayol heyecanlanma bu benim kızım değil, komşu, yani kızım sayılır aslında ama…

– Neyse efendim biz sizi rahatsız ediyoruz, kusurumuza bakmayın bu konserveyi açamadık da…

– Ne demek efendim, ben şimdi bir dakikada açarım onu, bir keresinde yılbaşıydı Ümr……

–Ümran hanım size ananas konservesi getirdiii… Biliyorum efendim, biliyorum yalnız sizden rica etsem, şu konserveyi.

–Ümran, hani kimse bilmeyecekti. Hiç kimseye hiç bir şey söylemeyecektik.

–Ortalığı karıştırma şimdi Muharrem Efendi… Sen şunu aç da hanım kızımızın işi görülsün…

– Yok, yok, yine sen bana bir oyun ediyorsun ama dur bakalım. Ah hanım kızım sizinle böyle bir zamanda tanışmak istemezdim. Evin dağınıklığı için kusura bakmayın artık, ne de olsa habersiz misafir…

– Muharrem efendi sen şu salçayı açacak mısın? Yoksa başkasını mı bulalım?

– Tamam, tamam.

Emekli Avukat Muharrem Efendi, salça kutusunu alıp mutfağa giderken merak içindeki iki bayan da onu takip etti… Bayanlar, Muharrem efendinin on-onbeş dakika konserve kutusuyla boğuşmasını seyrettikten sonra bu işin olmayacağını anladılar.

Zavallı adamcağız hem basit bir konserve kutusunu açamamanın ezikliğini duyarak, rezil olduğunu düşünüyor, hem de nasıl olur da bir tek delik bile açılmayan bir konserve kutusuyla karşılaştığına şaşırarak, ikide bir “Allahallah, Allahallah…” diyerek söylenip duruyordu…

– Bu bir şaka değil mi Ümran?

– Yok vallahi, kız da açamamış sana getirdik işte.

– Amca, inan tornavidayla, çekiçle denedim olmadı.

–Allahallah…… Ben bu işi beceremezsem ve ne olduğunu öğrenemezsem ölürüm. Onlarda her türlü alet edevat vardır, yürüyün aşağıya tamirciye gidiyoruz.

Önde emekli avukat Muharrem Efendi, bir iki adım arkasında iki bayan tamirhanenin önünde durdular… Tamirhanenin ustası Kemal Bey “Hoş geldiniz, merhaba.” diyerek kendilerini karşılayıp içeri buyur etti.

Kemal usta önlerinde yürürken bir yandan da hemen arkasındaki Muharrem efendiye “ Eee! Muharrem abi, hep bahsediyordun ama bir gün yengeyi alıp çay içmeye geleceğin aklıma gelmezdi” diyince, teyze başını sağa sola yavaşça sallayıp, önünde yürüyen Muharrem Efendiye sıkı bir çimdik attı…

İki hanım birden aynı anda “Yok onun için gelmedik!” diyince, Murat usta sırnaşık bir şekilde cevap verdi;

– Haaa anladım o zaman siz gittikçe daha küçüğü yapılan Japon arabalarından aldınız, araba da cebinizde, ama yanlış yere geldiniz saatçi yanda…”

– Aman be Murat usta bırak şimdi zevzekliği, biz delirmek üzereyiz burada. Şu hanım kızın elindeki konserve kutusunu bir türlü açamadık. Tek tek hepimiz denedik olmadı artık sana gelecek kadar zorlandığımıza göre gerisini sen düşün…

Murat usta, başını az sağa eğerek kaşlarını kaldırıp inanmıyormuş gibi güldü. Sonra karşısında duran üç kişinin de kendisine çok ciddi baktıklarını görünce konserve kutusunu eline aldı, önce şöyle bir evirip çevirdi, sonra da; “Açacak nerede?” diye sordu. Muharrem efendi “Açacak, maçacak yok, sen kendin bunu bir şekilde açacaksın!” dedi.

Murat usta aldığı sert cevapla kendine gelip hemen işe başladı. Önce kalın bir tornavida alıp konserve kutusunun üstüne vurarak delmeye çalıştı. Baktı ki anlattıkları kadar zorlu bir kutuyla karşı karşıya, çekici alıp başladı kutunun üstüne dayadığı tornavidaya vurmaya… Ama bir türlü olmuyordu.

Kutunun kaydığını bahane edip masanın yanına monte edilmiş mengeneye sıkıştırarak tekrar denedi. İş iyice inada binince eline bir murç alıp balyozla vurmayı denedi Muharrem Efendi murcu tutuyor, Murat usta balyozu indiriyordu fakat nafile ancak küçük bir kaç çizgi oluşmuştu hepsi o kadar.

Yine bir beş-on dakika böyle uğraşınca hepsi birden bu işin olmayacağını kabul etmek zorunda kaldı.

Geldikleri gibi tek sıra, Murat ustaya teşekkür edip dükkândan çıktılar.

Önce Muharrem Efendi kendi evine girdi. Kapıyı kapatmadan önce Ümran teyzeye “Sonra, görüşüp konuşuruz.” anlamında birkaç hareket yapmayı da ihmal etmedi.

Sonra iki bayan kendi bulundukları kata çıktılar. Ümran hanım tam bir şey söyleyecekti ki en alttan, sokak kapısının açıldığını duydu ve sessizce el sallayıp, kapısını kapatıp evine girdi.

Serap kapıya yönelmişti ki, aceleyle çıkarken anahtarı da içeride, kapının üzerinde unuttuğunu anladı… Kapıya yaslandı yavaş yavaş kaydı ve eşiğe oturup her şeyini kaybeden biri gibi üzülerek başını önüne eğdi…

Aynı zamanda aşağıdan gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu, bu Erol olamazdı çünkü işten çıkmasına daha bir saat vardı. Ama yanılmıştı işte, gittikçe yaklaşan ayak seslerinin sahibi Erol, karşısında olabildiğince gülen yüzüyle duruyordu.

“Güzelim ne bu halin, ne oldu sana? Kötü bir şey yok ya?” diyerek ne olduğunu anlamaya çalışan Erol’un boynuna sarılmak için ayağa kalkan Serap elindeki konserve kutusunu yere düşürdü.

Erol bir salça kutusuna bir Serap’a bakarak bir açıklama bekliyordu.

–Erol bu açılmıyor…

– Biliyorum güzelim, onun için yapıldı zaten…

Serap şaşırmış Erol’a bakıyordu…

– Ne diye şaşırdın güzelim?

– Ben… Ben sana evlilik yıldönümümüzde ilk kez yemek yapacaktım, her şeyi ayarladım ama salçayı düşünememişim, evde de yoktu sonra aklıma bu geldi ama bir türlü açamadık.

– Açamadık?

– Evet, komşudan rica ettik, o da açamadı, tamirhaneye götürdük onlarda açamadı…

Artık Serap hafif hafif ağlamaya, Erol ise gülmeye başlamıştı.

Erol işaret parmağıyla karısının dudaklarında “Sus” yaparken kendisi de anlatmaya başladı.

– Güzel karıcığım. Bu kutu, reklâm filmine özel olarak içi dolu çelikten yapıldı. Biz sadece üzerine salçanın etiketini yapıştırdık.

Salça hep kalitesiz domateslerden yapılır diye bilinir ya, işte bu marka salça taş gibi sağlam domatesler kullanıyor.

Hatta o kadar sağlam ki bu konserveyi binadan aşağıya atıyoruz bir şey olmuyor, kutunun üstünden arabayla geçiyoruz bir şey olmuyor. Niye? Çünkü bu salça sağlam domateslerden yapılmış…

Böyle bir imaj yaratmak için sahte bir kutu yani. Haydi, bırak şu ağlamayı artık, hem bak bu iş oldu diye tüm ekibe ikramiye verdiler. Evlilik yıldönümümüzde sana sürpriz yapmak için izin alıp erkenden çıktım… Seni dışarıda yemeğe götüreceğim…

Serap içine düştüğü durumu anladıkça daha da hırslanıp, iyice bağıra bağıra ağlamaya başladı…

Bu kadar gürültü patırtıyı duyan Ümran Hanım kapıyı açtı. Serap’ın ağladığını görünce Erol’a ciddi ciddi çıkıştı; “ Evladım vallahi ısrar ettim galetaların parasını kibarlığından almadı, yoksa parası bende… Sakın bunun için dövdüğünü falan duymayayım bak karışmam sonra, aşağıda avukat dostum var fena olur, demedi deme.”

Serap’ın gülerek, gözlerini silmeye başladığını gören Ümran teyze kapısını kapatınca içeride kendi kendine söylenmeye devam ediyordu

– Benimkisi melekmiş canım…



Sürgün Beşir


(Başka insanlar adına, 
hiç düşünmeden kendi hayatını tehlikeye atan,
Necdet Kent’in anısına...)



Dünyayı kana bulayan savaş yıllarını geride bırakmıştık. O zamanlar için köy sayılabilecek bir yerde Almanların kurduğu elektrik fabrikasında teknisyen olarak işe başlamıştım.

Fabrikanın yaklaşık bir kilometre uzağına bir sığınak inşa edilecekti. Karşıdaki tepeye kurulu gecekondu semtinin girişinde oldukça dik bir yokuş vardı. Bu yokuşu enlemesine kesen uzun bir tünel açılacak, tünelin içi kalın beton duvarlarla kaplanınca bir kat altta esas sığınağı oluşturan bölüm yapılacaktı. Benim işim fabrikayla sığınak arasına çekilecek hatların ve sığınağın iç elektrik tesisatının planlarını yapmaktı. Bu ciddi ve zor, fakat mesleğimdeki tecrübemle rahatlıkla altından kalkabileceğim bir işti.

Sığınak için gereken tünel inşaatına başlayalı henüz bir ay olmuştu. Ben tüm hazırlıkları bitirip gereken proje çizimlerini tamamlamış, uygulamaları kontrol etmek için işlerin bitmesini beklemeye başlamıştım.

xxx

Artık geceler gibi gündüzler de sıkıcı olmaya başlamıştı. Vakit geçirmek için yanıma bir kitap alıp fabrikanın arkasındaki mısır tarlalarına giden dar toprak yollarda dolaşıyor, kendime uygun bulduğum ilk ağacın gölgesinde oturup okumaya başlıyordum. Büyük bir eğlence düzenlenmiş gibi içim neşeyle doluyor, daha sonra uzunca bir süredir hasret kaldığım bu sessizliğe alışarak sakinleşiyordum.

Bu mini kır gezilerini daha da güzelleştirmek için elimden geleni yapıyordum. Önceleri yanıma bir şişe de şarap almaya başlamıştım, sonraları biraz peynir ve elma ekleyerek menüyü zenginleştirdim. Böylece ilk günlerde bir iki saati anca bulan bu geziler gittikçe uzadı. Dolaştığım yerleri ezberledikçe başka yerlere doğru ilerliyor bildiğim alanları genişletiyordum.

Bir akşamüstü yine böyle dolaşmaya başladığımda takip ettiğim yol beni bir köy evinin yanına çıkardı. Evin bel hizasına kadar gelen tahta çitleri üst üste yığılmış mısırlarla adeta görünmez hâle gelmişti. Bahçenin ortasında tuğlalarla örülmüş bir ocak ve bu ocağın üstünde, kapkara isten, altındaki ateşin hiç sönmediği belli olan büyükçe bir kazan vardı. Bahçenin eve yakın ama yine de açıklıkta sayılabilecek bir yerinde, iki tane kısa borusuyla ayakta zor duran, tenekeden alt kapağı kırık, eski bir odun sobası bulunuyordu.

İçeriden, beni fark eden yaşlı sayılabilecek biri, topallayarak bahçeye çıktı. Abartılı bir gülüşle merhaba diyerek, eski sobaya doğru gidip, kapağını özenle açtı. İki elinle yerden topladığı toz toprak parçasını, bana bakarak bir çırpıda, sobanın açık kapağından içeri fırlatıp kapağı kapadı. İçeride harmanlanan toz bulutu eski sobanın bacasından kendine bir yol bulup, güneş altında hayali bir sütun gibi yükseliyordu. Sobanın içine toprağı fırlatan yaşlı adam sanki ısınıyormuş gibi önce ellerini sobanın üzerine doğru uzatıyor, ara sıra çekip ovuşturduktan sonra tekrar sobaya doğru tutuyordu. Görünüşe göre bu adam sobadan yükselen sahte dumanla gerçekten ısınmaya çalışıyordu, hem de böylesine sıcak bir günde.

Merakla adamın yaptıklarına bir anlam vermeye çalışırken, sobanın başından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı.

“Merhaba, demin de size merhaba dedim duymadınız mı?”

“Merhaba, duydum. Duydum da siz sobaya doğru gidince yani nasıl desem…”

“Tamam, tamam. Hiç önemli değil. Benim adım Beşir. Sürgün Beşir de derler, ya sizin adınız nedir?”

“İsimlerimiz benzemiyor ama sürgün kısmı biraz bana da uyuyor.”

“Savaş yüzünden sürülenler var mı hâlâ?”

“Yok, o anlamda söylemedim. Beni çalıştığım şirket buralara gönderdi diye öyle söyledim. Bilirsiniz şirketlerde bulunduğunuz yerden uzaklaştırılınca çalışanlar bunu sürgün olarak değerlendirir.”

“Haydi canım siz de. Sizinki tatil sayılır, şu etrafın güzelliğine baksanıza bir. Siz gerçek sürgün görmemişsiniz, bir de benim halimi düşünün.”

“Gerçek sürgün demekle ülkeden uzaklaştırılmayı kastediyorsanız, sizin gibi bir çiftçiyi niye ülkesinden uzaklaştırmak istesinler ki? Hem zaten siz Türk değil misiniz?”

“Tatsız anılarla böylesine güzel bir yaz akşamüstünü berbat etmek istemeyiz değil mi? Boş verin, benimki kuru gevezelik, insan yaşlanınca ağzına geleni söyleyiveriyor işte. Biraz oturup dinlenmek istemez misiniz? Ayakta kaldınız, ben de nasıl evsahibiyim, kusuruma bakmayın misafire alışık değilim. Buyurun şöyle mısır püsküllerinin üzerine oturun.”

Bir kenara yığdığı mısır püsküllerinden oluşan öbekteki yer yer ezilme izleri daha önceden de buraya oturulduğunu belli ediyordu. İtiraz edemedim, zaten yarısına geldiğim şarap şişesi, akşamüstünün etrafa yaydığı o güzel kokularla birleşince, yürüdüğüm yolun yorgunluğu da kendini göstermeye başlamıştı. Yaşlı adam karşıma geçerek, paslı bir tenekeyi ters çevirip üzerine oturdu. Tenekeden süzülen sular toprakla buluştuğu yerde nemli bir gölge oluşturuyordu.

“Demek seni de işyerinden sürdüler ha?” diyerek güldü.

“Dediğim gibi pek sürülme, sürgün değil belki de benden başka gönderebilecekleri kimse yoktu.”

“Ne iş yapıyorsun?”

“Elektrik teknisyeniyim.”

Yaşlı adam bunu duyunca birden ayağa kalktı.

“Sakın şu Almanların kurduğu fabrikada çalışıyorum deme.”

“Ne yazık ki öyle.”

“Başka iş mi bulamadın?”

“Şimdilik şartlar böyle gerektirdi.”

Yüzünde, benden beklediğini bulamamanın hayal kırıklığı ile ne olacağını merak eder gibi bir ifade belirdi.

“Demek mecbur kaldın. Hem de bu kadar okumuş etmiş biri… Elinde kitapla falan görünce ben de… Hayallah, neyse, ne iş yapıyorsun orada?”

“Teknisyenim dedim ya, işte plan-proje, kontrol falan.”

Anlamsızca birkaç “İyi, iyi.” lafı zorla çıktı yaşlı adamın ağzından. Önce bakışlarını yere doğru indirdi, sonra söyleyecek bir şeyler bulmanın rahatlığıyla başını kaldırıp, “Karnın aç mı, bir şeyler yer misin benimle?” diye sordu.

“Teşekkür ederim, bir hayli geç oldu, dinleneceğim kadar dinlendim zaten, bu seferlik beni bağışlayın. Biraz daha oturmaya devam edersem, burada uyuyup kalırım diye korkuyorum. Misafirperverliğiniz için çok teşekkürler. Görüşmek üzere ben izninizi rica edeyim, bu çevrede hiç tanıdığım yok, daha sonra yine uğrarım laflarız biraz.”

“Yine geleceksiniz ha? Söz mü?”

“Söz.”

“Durun bir dakika bu da benden size küçük bir hediye…”

Evin pencerelerini görünmez hale getiren saksıların arasından aldığı, bir kavanoz mısır konservesini bana doğru uzatıp almamı bekledi. O’nu kıramazdım, hiç bir şey demeden kavanozu alıp “Bir şartla” dedim ve elimdeki yarısı boşalmış şarap şişesini ona doğru uzattım. O da beni kırmadı, yaşlı adama gülümseyerek oradan ayrıldım ve fabrikada görevlilerin kaldığı lojmanlara doğru yürümeye başladım.

xxx

Eve girer girmez bütün gün kapalı kalan camları açarak biraz olsun bunaltan sıcaktan kurtulmaya çalıştım. Aniden aklıma geldi -iyi güzel ama adam niye bu sıcakta o sobaya toz toprak atarak ısınıyormuş gibi yapıyordu? Yoksa sobanın içinde sakladığı bir şeyler mi vardı? Ama öyle olsa saklayacağı şey için daha iyi bir yer bulabilirdi, hem kim olsa böyle davranan birinden şüphelenip ilk önce sobanın içine bakardı. O zaman niye böyle yapıyor? Bu tutarsız ve saçma hareketin bir nedeni olmalıydı… Mısırlarla ilgili bir şey olması da mümkün değildi.

Bunları düşünürken yarın için traş olup giyeceğim elbiseleri hazırlamış, atletle, mısır püsküllerinin rahatlığını aratan eski yatağıma uzanmıştım. İşyerindeki boş zamanlarda ortadan kaybolarak, dikkat çekip çekmediğimi düşündüm. Yarın sabah ilk iş olarak, karşılaşmam gereken herkesi tek tek görüp iş hakkında konuşma bahanesiyle bana karşı olan tutumlarını öğrenmeliydim.

Sabah kalktığımda buradaki ilk günümmüş gibi hemen tünel inşaatının başındaki birinci şefin yanına gittim, her şey normal görünüyordu. İşçiler, kalfalar, diğer teknisyenler ve müdür benden oldukça memnundu.

İş konusunda kendime olan güveni yeniden kazanınca öğleden sonra, beni kimsenin aramayacağından emin olduğumda yine mısır tarlalarına doğru yürümeye başladım, bu sefer yanıma iki şişe şarap aldım. Kırlarda yürümek, kalabalıktan uzak olmak, temiz hava hepsi bana iyi geliyordu. İnsanlarla ilişkilerimde pek problem yaşamasam da içe dönük bir hayat beni her zaman cezbediyordu.

Önceleri zaten saçma bulduğum şehirdeki koşuşturmaca ve sahte dostluklar buradaki sakin yaşamda iyice karabasana dönüşüyordu. Şehir hayatını anlayamayan bir “Şehirli” olmam, oldukça garip gelebilir ama bu benim için böyleydi. Şehirdeki yaşam içinde kendilerine bir düzen kurmaya ve bu düzen içinde var olmaya çalışırken, küçük günlük çıkarlar için taviz vererek kişiliklerini kaybedenleri düşündüm. Bence yanlış olan buydu.

Herkes mi yanılıyordu?

Bu kırları, mısırları, sapsarı ayçiçeği tarlalarını gördükçe düşüncelerim kesinlik kazanıyor gibi geliyordu.

Evet, herkes yanılıyordu…

xxx

Kapat kendini dış dünyaya, kapan içine. Ne varsa kendinde var… Belki de Nautilius dışarıya doğru uzamamak için kendi kendine sarılıyordur ve bu yüzden mucizevidir. Dünyada hayat varken niye uzayda yaşam var mı diye arayacaksın ki? Kendi içindeki yaşam yetmiyor mu? Şu patikalardaki güzellik hangi işlek sokakta var? Doğal olanın üzerine sonradan kurulan her şey, biraz eğreti durmuyor mu?

xxx

Yolu kaplayan ince sarı kum, ayaklarımın toprağa gömülmesinin ardından havalanıp ayakkabılarımın üzerine kapanıyor, her attığım adımda arkamda minik bir toz bulutu bırakıyordu. Bir ağacın gölgesinde fazla ısınmadan şarap şişesinden bir kaç yudum aldım, üstüne de bir sigara yaktım. Karşımda sonsuzluk hissi veren, çok güzel kumaşlarla kaplı yataklar gibi ayçiçekleri ve mısır tarlaları uzanıyordu. Fabrikadan ayrılıp sürgün Beşir’in küçük evine doğru giderken, bu kısa molada kendimi, yiyecek ararken açgözlülük yapıp, daha büyüğü, biraz daha büyüğü diye gittikçe gruptan uzaklaşıp, aradığını bulduğunda da yuvaya geri dönemeyecek kadar uzaklarda kaybolmuş bir karınca gibi hissettim.

Günlük hayat içinde, ne kadar belirsiz ve sıradan bir acizlik içerse de, durumum pek de kötü sayılmaz. Hele hele bir de Beşir gibi sürgün hayatı yaşayanların yanında, bizim hayatlarımız güzel bir hediye gibi. Kim bilir neler yaşadı, ne acılar çekti ki kendini sürgün gibi görüyor? İyi birine benziyor, bunca yoksulluk içinde bile nasıl da hâlâ içten ve güleryüzlü kalabilmiş, onunla iyi dost olacağımızı düşünüyorum…

Acaba ne kadar samimi bir dostluk kurabiliriz? Hem şu soba meselesi var…

Samimiyetin ne derece bir samimiyet olabileceğini ve ‘duruma göre samimiyet oranı karşılaştırması’ yaparak, şehirdeki ‘kuşkuyla yaklaşma’ alışkanlıklarını sürdüren benim gibi biriyle, ne derece samimi olabileceğine karar verme hakkını, ben de artık Beşire bırakmalıyım.

xxx

Eğer yolu biliyorsanız, gittiğiniz yere sanki daha çabuk ulaşıyorsunuz. Belki de bu sefer nereye gittiğimle ilgilenmeme gerek kalmadı ve düşüne düşüne yürürken zaman çok çabuk geçti… Sürgün Beşir’in küçük ama sevimli evi karşımda duruyordu. Daha uzaktan beni görmüş olacaktı ki, bahçenin önüne çıkmış beni bekliyordu. El sıkışıp, merhabalaştıktan sonra, öylesine, boş şeylerden bahsedip karşılıklı konuşmaya başladık; mısır tarlalarından, konservelerden, evin eskiliğinden, paradan, geçimden, hayat zorluğundan…

Derken dünden beri merak ettiğim şeyi sorabilmek için beklediğim an geldi diye düşündüm ve “Sobaya toprak atarak, çıkan tozdan ısınıyormuş gibi yapman kafama takıldı, nedir bu böyle? Bir anlamı var mı?” diyiverdim. Öylesine gülmeye başladı ki bir ara öksürük tuttu ve hem öksürüp, hem gülerken az önce getirdiği bardakların yanında duran şişeleri göstererek, şarap koymamı istedi. Şaraptan bir yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı…

“Ben, burada yalnız yaşayan bir adamım biliyorsun, hem öyle zengin falan da değilim. Buraya ilk geldiğimde, daha önceden yaşadıklarım yüzünden gerçekten deli gibiydim. Çevreme hep dikkatle yaklaşıyordum, hatta bazen insanlar başıma bela olmasın diye, deli numarası yaptığım bile oluyordu. İlk başta, karşılaşıp konuştuktan sonra, istemediğin bir durum olursa, karşındakini deli olduğuna ikna etmek zordur. Ben de o zaman, baştan beni deli bilsinler de, zararsız insanlarsa, nasıl olsa bir yolunu bulup açıklarım diye düşündüm ve bu yolu buldum. Yazın sıcağında, bahçede açık havaya kurulu bir sobada ısınmaya çalışan birinden kim ne isteyebilir ki? Bak, sobanın önünde içine atmak için, toz toprak birikintisi hep öyle hazır bekler, demek sen de kandın bu numaraya ha!”

“Tam aksine ben bir anlam veremedim”

“İyi işte şimdi öğrendin. İnsanlar öyle şeylerle karşılaşıyor ki, mutlaka bir çözüm bulmak zorunda kalıyorlar. Eee! İhtiyaçlar icatların anasıdır diye boşuna dememişler…Sen beni bir de gençken görecektin, (parmağınla bir kaç kez alnına dokunarak) zehir gibiydim, zehir.”

“O zamanlar da çiftçi miydiniz?”

“Yok, yok, şimdi de çiftçi değilim zaten, benimkisi öylesine bir uğraş, eskiden başarılı bir öğretmendim.”

“Öğretmen miydiniz?”

“Evet, niye bu kadar şaşırarak sordun ki? Yoksa soba meselesi yüzünden öğretmen olamayacak kadar deli mi görünüyorum?”

Yüzündeki hafif tebessüm, sessiz ama derin bir iç çekişten sonra, yerini buruk bir ifadeye terk etti. Bir bardak şarap daha koydu.

“Benim de güzel bir hayatım vardı. O zamanlar böyle fakirlikle uğraşmıyordum. Çalışıyordum, güzel bir işim vardı. Herkes gibi sevdiklerim, sevenlerim, kendime ait güzel sayılabilecek bir evim vardı, taa ki ispiyonlanana kadar. Üzerinden çok uzun yıllar geçti ama yapılanları bir türlü hazmedemedim. Öyle şeyler yaşadım ki, bu mısır tarlası bile benim için çok büyük bir lütuf sayılır.”

“Ne yaptınız da sizi ispiyonladılar?”

“Ben kitapları severim, her zaman yanımda dört-beş tane kitap olurdu. Bir de dersler için okula götürüp getirdiklerimi sayarsanız, sizin anlayacağınız, bir çanta dolusu kitap taşırdım hep. Çevremdeki bir kaç arkadaşım önceleri beni uyarmadı değil ama ben pek kulak asmamıştım. Sonunda onların dediği doğru çıktı.”

Uzun süredir yalnız yaşadığı her halinden belli olan, konuşmaya hasret kalmış bu yaşlı adama kendisini ilgiyle dinlediğimi belli edebilmek için konuya ait bir şeyler söyleme ihtiyacı duyarak sözünü kestim.

“Sonunda onların dediği çıktı. Yasaklı kitaplar yüzünden tutuklandınız.”

“Keşke öyle olsaydı ama değil.”

“Her şey, yirmi dört Mart bin dokuz yüz otuz üç’te (*) Almanya’da başladı. Naziler kendileriyle aynı politik düşüncede olmayanları toplamak için, özel mahkemeler kurdular. Önce sendika görevlileri ile başladılar, sonra komünistler, sonra çingeneler, zenciler, Yahudiler derken bu insan avı ‘Aryan’ ırktan olmayan herkesi kapsadı ve fiziksel engellilere kadar dayandı. Gördüğün gibi benimde bir ayağım sakat, o zamanlar pek bu kadar belli olmuyordu…”

“Yani sırf bu yüzden mi sürüldünüz?”

“Bu daha başlangıçtı. Önce görevimden alındım, itiraz ettim, gerekçe gösterilmesini istedim, dava edeceğimi söyledim ama hiç bir cevap alamadım. Görevden alındığım günün ertesi yine okula gittim, okul çıkışı takip edildiğimi anladım ve kaçmaya başladım, ama nereye kadar gidebilirdim ki? Bir yandan da elimde kitaplarla dolu, ağır çanta… Okulun arkasındaki dar sokağa girdiğimde, beni tutup zorla bir cipe bindirdiler, yakınlardaki bir karakolda birkaç “SS” subayının karşısına çıkardılar. Kitapların hiç biri yasaklı olmamasına rağmen tutuklandım ve bin dokuz yüz otuz dokuza kadar altı yıl tutuklu kaldım.”

“Çok zorlu geçen yılların ardından kaldığım yerdeki on bir kişiyle beraber beni de seçip özel bir görev vereceklerini söylediler. Az çok çevremizde olup biteni bildiğimiz için nazilere güvenemiyorduk ama yapacak bir şey yoktu.”

“Bin dokuz yüz otuz dokuz Ağustos’unun son günüydü, bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmıştık. Hepimize, tam olarak anlayamadığım nedenlerle Polonya üniformaları giydirmişlerdi. Ayağım yüzünden anlatılanları yapmam mümkün değildi, hapisteki zor şartlar yüzünden ayağımdaki sakatlık iyice ilerlemişti bunu bahane ederek görevi yerine getiremeyeceğimi söyledim. Hapisten benimle beraber getirilen arkadaşlarımın hepsini kandırmışlardı. Bu yüzden bana, diğerleri durumu anlamasınlar diye arkadaşlarımın yanında bir şey yapmadılar ve hapishaneye geri yolladılar… Artık şans mı dersin bilemem, o gece sabaha karşı gönderildiğimiz zoraki görev yerinde olay çıkıp da diğerlerinden de olmasınlar diye, beni geri gönderirlerken araç devrildi ve ben bir şekilde araçtan çıkarak ellerinden kurtulmayı başardım. Üzerimdeki Polonya üniformasıyla bir köye ulaştığımda daha fazla dayanamamış olacağım ki, gördüğüm ilk köylünün önünde yere düşüp kaldım.”

Nefes bile almadan başından geçenleri anlatan Beşir’i dinliyor, anlattıklarına inanamıyordum. Olaylar başından yeni geçmiş gibi heyecanlanan yaşlı adam hiç durmamacasına anlatıyordu.

“Bizi getirdikleri yer Polonya’nın sınırına çok yakın bir yermiş, köylüler beni birkaç gün sakladıktan sonra devamlı kuzeye giderek denize ve deniz yoluyla da Marsilya’ya kadar gidebildim. Gidebildim diyorum çünkü Polonya’nın köylerinden geçerek denize ulaşmak önceleri çok zor hatta imkânsız gibi görünüyordu.”

“Bunu başarmış olmanın verdiği güvenle, Marsilya’da çok rahat davranmaya başlamıştım, Almanya’ya dönemeyeceğimi biliyordum ve burada yeni bir hayat kurmaya karar verdim ama bir süre sonra yakalandım…”

“Bu güne kadar bu kadar heyecan verici bir hikâye duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Savaş yıllarına ait birçok olağanüstü durumu anlatan olaylar duymuştum ama anlatanlardan hiç biri, sizin gibi hikâyenin baş kahramanı değildi.”

“ Ne, hikâye mi dedin? Hikâye ha? Hikâye dediğin uydurmadır, hayaldir. Bunları ben yaşadım, günü gününe, birebir. Ve ben sadece buraya kadar nasıl geldiğimi anlatmaya çalışıyorum, bütün yaşadıklarımı anlatsam kimse inanmaz. Aslında sen de haklısın, bazen ben bile yaşadıklarım gerçek miydi diye şüpheye düşüyorum. Doğduğundan beri buradaymış gibi duran yaşlı bir adamın başından böyle olaylar geçtiğine kim inanabilir ki, değil mi? O zamanlar biz de bunların başımıza geldiğine inanamıyorduk.”

“Peki, Marsilya’da yakalandıktan sonra nasıl kurtuldunuz?”

“Beni ve yakaladıkları diğer Musevileri, hayvan taşımak için kullanılan yük vagonlarına koydular. Başımıza eli silahlı bir sürü nöbetçi diktiler. Her iki-üç saatte bir, aramıza yenileri katılıyor, vagonlar dolup taşıyordu, bizim vagonda sayabildiğim kadarıyla seksen kişi kadar vardık. Saint Charles tren istasyonunda öylece başımıza gelecekleri beklerken birden ‘O’ çıkıp geldi.”

“Kim?”

“Marsilya konsolos yardımcısı Necdet Bey, Necdet Kent. Necdet bey Alman subayına bizim Türk vatandaşı olduğumuzu, yapılanların çok büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu söylüyordu. Alman subayı ise Türk olmayıp sadece Musevi olduğumuzda ısrar ediyordu. Necdet Bey yanındaki arkadaşına (**) bir şeyler söyledikten sonra Alman subayı iterek, arkadaşınla beraber trene bindi ve tren hareket etti. Arles ya da Nimes yakınlarında tren durdu. Yanımıza gelen Alman subayları ‘Bir yanlışlık olmuş özür dileriz, hangileri Türk vatandaşıysa gösterin lütfen.’ diyerek olayı kapatmaya çalıştılar. Kadın, erkek, çocuk hepimiz çıt çıkarmadan öylece bekliyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum ama Necdet Kent’in kesin tavrı karşısında, Almanlar bizi bırakmak zorunda kaldılar, Şükran duygularımı ifade edebilmek için hemen gidip boynuna sarıldım ve elini sıkarak kendisiyle tanışma şerefine nail oldum. Bana insanların dini inançları nedeniyle böyle davranılmayı hak etmediğini düşünen bir hükümetin temsilcisi olduğunu ve sadece insanlık vazifesini yerine getirdiğini söyledi. Ben de kısaca başımdan geçenleri anlatarak, derhal kendi ülkelerinin vatandaşı olmayı istediğimi belirttim ve adıma çıkartılan bir pasaportla Türkiye’ye geldim.”

“Daha sonraları öğrendiğime göre, bu yüce insan, çoğu zaman kendi hayatını tehlikeye atarak, benim gibi birçoğunu Almanların elinden kurtarmış. O’na olan borcumuzu asla ödeyemeyiz”

“Ben bir şeyi merak ettim, şu size Polonya sınırında verilen görev neydi, sonra arkadaşlarınıza ne oldu, hiç haber alabildiniz mi?”

“Hepsi öldü.”

“Hepsi öldü mü? Nasıl bu kadar kesin bilebiliyorsunuz?”

“Ben değil bütün dünya biliyor, hatta duymayan insan kalmasın diye Almanlar tüm dünyaya kendileri özellikle duyurdular.”

“Nasıl oldu bu? Böyle bir şeyden hiç haberim yok”

“O zamanlar Almanlar, Polonya’ya saldırmayı düşünüp bir fırsatın çıkmasını bekliyorlarmış meğerse ama bu fırsatın çıkmasını bekleyemeyecek kadar da aceleciydiler. Çabucak bir plan yapıldı, tabii ben de diğer insanlar gibi bunları çok sonra öğrendim. Plana göre mahkûmlara Polonya üniformaları giydirilecek ve bir görev verilmiş gibi kandırılarak, Polonya sınırında ufak bir Alman kasabasındaki Radyo istasyonunu bastırtacaklardı. Ne yazık ki böyle de oldu. Ölümle tehdit edilen mahkûmlar radyo istasyonunu bastılar… Bu tüm dünyaya Polonyalıların saldırısı olarak duyuruldu. Hemen bir gün sonra da Almanlar Polonya’ya girerek işgale başladılar. Almanlar Batı’dan, Ruslar Doğu’dan bir ayda Polonya’yı haritadan sildiler ve elde edilen toprakları paylaştılar. Almanlar hemen orada da Yahudi avına başladı. Almanların elinden kurtulup Polonya’ya geçince, iyi ki orada saklanmaktan vazgeçip Marsilya’ya kaçmışım.”

Yaşlı adamın anlattıklarına inanamıyordum. O’na yapılan haksız suçlamaları düşündüm. Hayat, insanları bu kadar korkunç olaylarla karşı karşıya getirecek kadar katı olmak zorunda mıydı? O gece geç saatlere kadar konuştuk, daha doğrusu hep o anlattı ben dinledim, dinledikçe insan olmaktan utandım. Ama kesin karar vermiştim, Almanlarla çalışmayı bırakıyordum, her ne olursa olsun.

xxx

İki gün sonra elektrik fabrikasındaki işimden istifa ettim. Nedeni sorulduğunda, hiç bir gerekçe göstermeden sadece işi bırakmak istediğimi belirttim. İstifa dilekçemi verdim, lojmandan, bir bavulu ancak dolduran eşyalarımı topladım ve sıcak öğleye doğru iyice bastırmadan, veda etmek üzere sürgün Beşir’in evinin yolunu tuttum. Beşir beni yine çok sıcakkanlı karşılayarak, bavulu görünce merak edip sordu “Hayırdır, yolculuk mu var?”

“Gel, gel içeri geç.”

“Yok, girmeyeyim. Hemen buradan uzaklaşmak istiyorum, bir daha buralara dönmemecesine gidiyorum”

“İş?”

“İşi de bıraktım.”

“Seni vazgeçiren nedir pek?”

“Her şey, hayat, insanlar, acılar ve vicdanım…”

“Sakın ben sebep olmuş olmayayım anlattıklarımla? Doğru ya, niye bunlarla çalışıyorsun senin gibi okuyan eden biri nasıl olur da Almanlarla çalışır diyerek ben sebep oldum, çok üzgünüm.”

“Yok Beşir dayı, sen hiç bir şey yapmadın, sadece insanlığın yaşadığı bu ayıbı bir kez de sen anlattın ve yalnız yaşadığım bu bunalımlı günlerde, insanlara iyilik yaparak yaşamaktan başka hiç bir amacımız olmaması gerektiğini gösterdin bana. Bazen filmlerde, kitaplarda görürüz, bir yerde de haklıdırlar, hani bütün bunlar oldu, ama sebebi bire bir şahsen bizler değiliz, o dönemde yaşamış olan babalarımız yapmış bunları, bizler bu ayıbın suçluluğunu unutup dostça yaşamak istiyoruz diyorlar ya… Evet olabilir, sizler babalarınızın yaptıklarını kolayca unutabilirsiniz, ama bu insanların, babalarına yapılanları unutabileceklerini hiç sanmıyorum…

…ara sıra benim için de sobaya kum atarsın artık”

El sıkıştık sarıldık, henüz birkaç adım atmıştım ki gülerek seslendi.

“Senin sürgün de bitti ha?”



(*) 24 Mart 1933, Almanya’da “Halkın ve Reich’ın ihtiyacının giderilmesine ilişkin yasa”nın kabul edilmesi.

(**) Sidi İşcan, Konsoloslukta görevli tercüman.




Miyav… Miyav…


 Son kalan gücüyle merdivenleri zorla tırmanan emekli Rıfkı beyi, o gece de her zaman olduğu gibi kapıda, karısı Halide hanım karşıladı…

- Rıfkı efendi, yine nerede kaldın bu saate kadar?

- Eh be Halide, elinin köründe kaldım, nerede kalacağım. Bizi zorla mesaiye bıraktıklarını bilmiyor musun?

- E! Canım biliyorum da benim derdim başka, niye “İstemiyorum kalamam, benim yaşım müsait değil.” demiyorsun adama?

- İstemesen ne olacak? Herif benim yarı yaşımdakileri her gün kapıdan çeviriyor. Anında tekmeyi basar valla. Nasıl geçiniriz sonra? Amaaan, gelir gelmez yine başlama.

- Başlama tabii… Başlama değil mi? İşine gelmedi mi başlama…

- Akşam akşam beni illet ettin yine…

- Yıllarca beni dinlemedin, al işte iyi oluyor sana… Bak Necmi beye, bankadan emekli olduğundan bu yana, neredeyse on yıldır, bir gün evine geç geldiğini gördün mü?

-Bana ne elâlemin adamından Halide? Gecenin bu vaktinde gelir gelmez beni delirtme yine. Her akşam bir Necmi bey, Necmi bey, evde üç kişi olduk. Bir şey değil, gece su içmeye kalkınca, adam mutfakta karşıma çıkacak diye korkuyorum vallahi.

- Aman Rıfkı efendi yeter bayılacağım şimdi. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış, sen de öyle şimdi. Hemen delirmelere kalktın, kolay mı öyle?

Rıfkı bey karısını susturabilmek için daha sakin bir ses tonuyla;

- Ben istemez miyim, bir tiyatroya gidelim? Veyahut bir akşamüstü şöyle bir yürüyüşe çıkalım, beraber bir muhallebiciye girelim? Ama olmuyor işte, çalışmak zorundayım. Kiraydı, elektrikti, suydu derken emekli maaşı yetiyor mu? Hele senin şu kızına açtığın telefonlar…

- Hah! Rıfkı efendi bunu da dedin ya… Kendine hiç toz kondurmuyorsun ama sana ben mi dedim git memuriyetten emekli ol da, millete muhtaç kal diye? Şimdi kızıma açtığım telefonların lafını ediyorsun. Bak Necmi beye, almış evini bir de bankadan emekli ohhh ne ala… Her akşam karısını koluna takıp yürüyüşe çıkarken, etrafa bir caka satışları var, imreniyorum doğrusu ayol, yalan mı söyleyeceğim.

- Yani Halide, öldürmez süründürürsün insanı. Bilmesem, şu sünepe herifi bana Mısır Valisi diye yutturacaksın.

Yavaş yavaş soyunan Rıfkı bey uzun paçalı donuyla evin içinde bir o yana, bir bu yana dolaşırken, karısı Halide hanımın getirdiği çizgili pijamaları giymek için durdu. Halide hanım pijamalarını giyen Rıfkı beye acıyarak bakmaya başlamıştı. Rıfkı bey son iki üç aydır devam eden bu fazla mesailer yüzünden iyice zayıflamış, zaten zayıf olan bacakları iyice incelmişti. Halide hanım kocasının zayıflamış vücuduna bakarken duyduğu acımayla gözlerini kısarak, kapı kapı gezen bir dilenciye sorar gibi “Aç mısın?” diye sordu.

- Ne açı? İştah mı bırakıyorsun insanda. Hemen gidip yatacağım, diye yanıtladı Rıfkı bey.

- İyi, ben de ışıkları söndürüp geliyorum…

Halide hanım başını yastığa koyar koymaz uyudu ama, yaşlı, genç ayırmadan herkese kapılarını açan o karanlık uykular alemine girmek, herkese böylesine kolayca nasip olmuyordu. Rıfkı bey de bu gecenin talihsizlerinden biriydi. Biraz sağına yatmış, olmamış; biraz solu denemiş, yine olmayınca yüzükoyun yatmayı seçmişti. Yorgunluktan uyumanın zorluğunu şimdi birebir yaşayan Rıfkı bey tam uyumak üzereydi ki… Gençlik yıllarından kalma bir alışkanlıkla hep dört parmak açık bırakılan pencerenin altında bir ses işitildi.

- Miyav…

Rıfkı bey şöyle gözlerini bir yarım araladı ve tekrar kapadı ama o gecenin davetsiz misafiri ısrarla tekrar seslendi.

- Miyav…

Rıfkı bey derin bir nefes aldı. Dikkatini dağıtmak için başka şeyler düşünmeye çalıştı. Aklına ilk gelen; niyeyse, elektrik faturasının son ödeme tarihi oldu. İçinden bir küfür savurdu…

- Biliyor da yapıyor bu herifler bunu, yoksa nasıl tam emekli maaşı alınan güne bir gün kala, son ödeme tarihini denk getirecekler. Faturayı geciktiren binlerce insandan, yüzde on fazladan para, oh ne ala memleket. Ne arayan var ne hesap soran, koysana şunu iki gün sonrasına…

- Miyav…

- 250 maaş, artı 200 de iş yerinden eder 450, 35’i düş elektriğe, kalır 415… Düş 125 de kiraya kalır 290, 20 de telefona… Eee! Günde on kere ararsan kızını, işte nah böyle kalır 270 eline.

- Miyav…

Rıfkı bey, artık yaptığı hesapların da etkisiyle sinirlenip, bir hışımla kalkıp camdan kediye “Pist, pist!” diye bağırdı… Aynı hızla yatağa geri döndü. Bir, iki dakika sonra yine uyumak üzereydi ki inatçılığını sürdüren aynı ses bir kez daha duyuldu.

- Miyav…

Rıfkı bey yine sinirlendi ama, yataktan çıkmak ve büsbütün uykusunu kaçırmak istemediği için kendi kendine hesap yapmaya devam etti…

- Nerede kalmıştık? 270… Hah! 10 da suya düşelim, kaldı 260 bunun 60’ını kıza yollasam kalır 200

- Miyav…

- 20 den dört kere pazara gitsek, eder 80.

- Miyav…

- Düş 200’den 80’i kalır 120.

- Miyav…

- 20’sini yol parası, çay, sigara desen…

- Miyav…

- … kalır 100.

- Miyav…

Rıfkı beyin yaptığı hesaplar sonucu azalan parasına karşın, siniri gittikçe artıyordu. Uğursuz hayvan sanki ne düşündüğünü bilircesine, her işlemin sonunda Facit makinenin kolunu çevirince çıkan ses gibi, işlemi onaylamak için araya girip bağırıyordu.

Rıfkı bey tekrar yataktan kalkıp camdan kediye doğru seslendi, “Pissst, pist! Sabaha kadar camda nöbet mi tutturacaksın bize? Defol, pist!”

Yatağına dönmüştü ama bu sefer de yaptığı hesapta kaç parası kaldığını hatırlamaya çalıştığı için uykusu iyice kaçmıştı. Tekrar en baştan toplayıp, çıkarmaya başladı…

O düşünüp rakamları ardı ardına sıraladıkça, tekrar camın dibine gelen kedi, her işlemin sonuna denk gelen yerde “Miyav.” deyip duruyordu. Rıfkı bey yine kalan 100″lüğü bulunca, iyiden iyiye işin suyunu çıkaran kediyle adeta mücadele etmeye başladı…

- Günde iki ekmek 200’den, eder 400.

- Miyav…

- On günde 4, çarpı 3, eder ayda 12.

- Miyav…

- Geçen aydan da var bakkala 13, eder 25.

- Miyav…

- Çıkar 100’den, kalır 75.

- Miyav…

-25’i ilaca…

- Miyav…

-…50’sini de… İnşallah bu pislik kedinin cenazesine harcamak nasip olur…

- Miyav…

-50’si de tüp, kasap, manav derken kalır sıfır…

- Miyav…

Artık sinirleri iyice laçka olan Rıfkı bey karısının üzerine abanarak yatağın öbür tarafındaki eski çalar saati aldığı gibi cama doğru fırladı… Ne olduğunu anlamaya çalışan karısının karanlıktaki şaşkın bakışları altında camı sonuna kadar açıp elindeki saati kediye doğru fırlattı.

- Defol be musibet hayvan! Bende para kalmadı. Seni ancak bankacı Necmi paklar, git onun penceresinin altında miyavla.