Siz bu yazdıklarımı bulduğunuzda, ben yaşamıyor olabilirim…

Yazdıklarımın tamamını okuduğunuzda, öğrendiklerinizi diğer insanlara duyurup duyurmamakta serbestsiniz. Eğer notlarımı bularak bu araştırmayı başlatabilirseniz, adınızı da ölümsüzlüğe kavuşturabilirsiniz. Bence bu bile, her türlü riski göze almaya değer…

Bu notları burada zorla tutulmamın ikinci yılını doldurduğumda, yazılı ifadelerimi daha düzgün bir şekilde hazırlayabilmem için verilen bilgisayarla iletmeye çalışıyorum. Şu anda beni yaşama bağlayan tek şey, birilerinin yazdıklarımı bulabilme olasılığı…

Bilgisayar işletim sisteminin dosyasına benzeyen bu belgeyi bulup inceliyorsanız, çok şanslı sayılırım. Bana verilen bu bilgisayarı ne zaman geri alacaklarını bilemediğim için, size yazdığım bu belgeyi tamamlamakta çok acele etmek zorundayım. Lütfen yazım hatalarımı normal karşılayın.

Size her şeyi anlatmadan önce kendimi tanıtmam gerektiğini düşünüyorum. Ben Fransa’da arkeoloji ve antropoloji eğitimi almış Tunus asıllı arkeolog Jemal bin Farsian. Şu anda bilmediğim bir yerde gözetim altında tutulmaktayım.

Tunus’taki laboratuvarımızda yaptığım araştırmalarda ulaştığım bilgiler ve yaşadıklarım öylesine inanılmaz ki; size burada yazdıklarımın ispatı olarak (akademik geçmişimin güvenilir olmasından başka) sağlam bir delil sunamıyorum…

Evet, diplomamı, saygın dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerimi inceleyerek ya da bilim çevrelerinde tanınmış profesörlere sorarak, benim kişiliğim hakkında birçok sonuç çıkartabilirsiniz. Ama eminim ki bunların hiçbiri size (bütün olayları en başından beri kişisel video kaydedicisine çekmeyi başaran) Phil Rosen’in video kasetleri kadar güvenilir bir delil olmayacaktır.

Belki daha sonradan da çeşitli ses ve görüntü kayıtları almışlardır. Bu konu hakkında en küçük bir bilgim yok. Ben sadece Phil’in çektiği video görüntülerinde (İfadelerimiz alınırken sık sık bu görüntüler eşliğinde sorgulanıyorduk) bir sorun olmadığına eminim.

xxx

Tüm bunların hepsi laboratuara getirilen (yaklaşık olarak ansiklopedi cildi büyüklüğünde) bir metal levha ile başladı. Ben ve ekibim bu laboratuvarda bugüne kadar öyle garip arkeolojik kalıntılarla karşılaşmıştık ki artık hiçbir şey bizi şaşırtamıyordu. (Aramıza katılan genç memurlar, maaşları kesilmesin diye çölde ellerine ne geçerse incelememiz için bize getirirlerdi.)

İlk gördüğümüzde bu metal levhanın tarihteki en büyük keşif olduğunu anlamamız mümkün değildi. Şimdi, öğrendiklerimizi düşününce bunun da hiç bir önemi olmadığını anlıyorum…

Diğer arkadaşlarım “Çöle düşen uçak parçasıdır.” diye çoktan kararlarını vermişti. Ben de bunu onaylamak üzereydim ama metal levhayı getiren adam hâlâ bağıra çağıra teknisyenle tartışıyordu. Bulunan parçanın bu kadar yeni görünmesine rağmen (parlak siyah bir metaldi) adamın “Eski eser.” diye ısrar etmesi, herkesin canını sıkmaya başlamıştı.

Avrupa’da aldığım eğitim beni bu can sıkıntısının dışında tutmak zorundaydı.

Fransız Arkeoloji Akademisinin kurduğu laboratuvarda uymamız gereken kuralların en önemlisi; Bulunan her şeyi inceleyip rapor etmekti. Yanlarına gidip adamın elinden levhayı aldım. Aşağıda daha sonra olanları ve meslektaşım Phil’le aramızda geçen konuşmaları bire bir, aynen yaşadığım gibi size aktarmaya çalışacağım.

xxx

İlk fark ettiğim, pek bilinmeyen bir hiyeroglifle üzerine “Isıya duyarlı özel madde. Her 20 kat ısıda bir sayfa.” yazılmış olmasıydı. İlgimi çektiği için metal levhaya kayıt defterinde bir numara vererek adamı gönderdim.

“Isıya duyarlı özel madde?”

Elimdeki bir metal parça olduğuna göre ısıya duyarlı özel metal denmek isteniyor olmalı. Isıya duyarlı olan özel metal ise “Akıllı metal” olarak tanımlanır. (Akıllı metal: Isıtıldıkça ya da soğutuldukça, o ısıda kendisine verilen şekli hatırlayarak, eski haline dönmek için değişime uğrayan özel alaşımlara denir.)

Hayatımda bu kadar saçma bir şey görmedim! En az beşbin yıl önce var olan bir uygarlığın akıllı metalle hiçbir bağlantısı olamayacağını herkes tahmin edebilir. On-onbeş kişiyi bulan, bu dilin günümüzdeki uzmanlarından hiçbirinin böyle basit ve aptalca bir şaka için zaman harcamayacağına da eminim.

(Bazen çok basit çözümler kendilerinden şüphe duyulmasını sağlar, işte bu da öyle bir durumdu.) Esas soru şuydu; “Böyle saçma bir şeyi kim niye yapsın?”

xxx

Bu konu hakkında benden daha fazla bilgiye sahip olduğunu düşündüğüm Kanadalı dostum, değerli bilim adamı Phil Rosen bana yardımcı olabilirdi. Hemen onu arayarak bulduğumuz metal levhayı ve durumun garipliğini anlattım. Nedense Phil olayla çok yakından ilgilendi ve hemen yanımıza geleceğini söyledi. Bu konuşmadan tam iki gün sonra elinde kamerasıyla el-Uveyne havaalanında karşımda duruyordu. Gümrük görevlisini, Phil’in Kartaca şenliklerine gelen belgesel yapımcısı olduğuna inandırmak biraz zor oldu ama bu sayede kamerasının alınmasını engelledim…

Phil’le en son bir yıl önce, İsrail’de düzenlenen Uluslararası Arkeoloji Konferansı’nda görüşmüştük. Yoldaki sohbet genelde Kanada ile Tunus arasındaki iklim farkından bahsederek geçti. Onu otelde kalmaktan vazgeçirip kendi kaldığım yere yerleşmesini sağladıktan sonra laboratuvara gittik.

İki nöbetçi tarafından korunan laboratuvardaki özel test odasında yaptığımız yarım saatlik bir incelemeden sonra dışarı çıktık. Phil, merakla ondan gelecek açıklamayı beklediğimi fark etmiş olmalı ki “Jemal, sana anlatmam gereken çok önemli şeyler var.” diyerek konuşmasına başladı.

xxx

- Rastlantı sonucu kendini çok büyük bir tehlikeye atmışsın, bu iş için mutlaka büyük bir ülkenin güvenlik desteğine ihtiyacın var. Bildiklerimde yanılmıyorsam bütün dünya bulduğun bu metal levhanın peşinde.

- Böyle bir şeyi hiç duymadım, niye bu salak metal parçası bu kadar önemli olsun ki?

- Dostum, eğer tahmin ettiğim gibiyse; inan, bu levhaya karbon testi yapmak istemezsin.

- Niye böyle bir şey düşüneyim ki? Lütfen, bana bu konu hakkında bütün bildiklerini anlat. Bu iş fazla karışık olmaya başladı.

- Daha önce birlikte çalıştığım Amerika Savunma Bakanlığı adına görevli Profesör Rumsfield bana bu metal levhadan bahsetmişti. Anlatılanlara göre milattan önce 1250 yıllarında yine böyle bir metal levha bulunmuş. Bu kusursuz ve anlaşılmaz nesne o zamanlar da çok ilginç olmalı ki alıp krala götürmüşler.

Kral, kusursuz bir yüzeye sahip olan bu metal levhanın ne olduğunu anlayamamış ve büyük bir ihtimalle mermer sanmış. Levhayı gösterdiği âlimlerden hiçbiri üzerindeki yazılanları çözememiş. Bunun anlamsız bir şey olduğunu düşünen kral levhayı kırmak için alıp yere atmış. Kırılması için yere atılan mermer(!) parçasına bir şey olmadığını gören kral; bunu tekrar tekrar denemiş, başkalarına denetmiş…

Ki bu arada söyleyeyim bu bahsettiğim kral Asur kralı I. Tukulti-Ninurta‘dır. Kral Tukulti-Ninurta bu olanlardan sonra birçok yönteme başvurmuş. Aslında bir metal olan bu mermerin kırılmaz olduğunu anlayınca bu sefer de ateşe atmayı düşünmüş. İşte burada bir mucize gerçekleşmiş, ateşe atılan bu garip nesnenin üzerindeki garip yazılar değişip duruyormuş. Bir süre sonra kendi dillerinde yazılar çıkmaya başlayınca Tukulti-Ninurta bunu tanrılardan gelen bir yazıt olarak düşünmüş ve hemen ateşi söndürtüp levhayı almış.

Tukulti-Ninurta, adamlarına Tanrıça İştar-Dinutu adına bir ziggurat yapılmasını emretmiş. Ziggurat bitirilince önüne, ateş tanrısı Nasku için çok görkemli bir sunak yapmış. Bu sunağın üzerine de kendisini ateşte yazıları değişen kutsal levhanın önünde diz çökerken betimleyen bir fresk yaptırtmış.

- Phil dostum bu anlattıkların doğru mu? Ben bir arkeolog olarak bunları nasıl bilmiyorum?

- Bu fresk şimdi Berlin Devlet Müzesi’nin gizli dehlizlerinde çok sıkı güvenlik tedbirleri altında korunuyor. Bildiğin gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler, Almanların elinden kurtulmaya çalışmak için dünyanın çeşitli ülkelerine kaçmışlardı. Bir profesör de Amerika’ya kaçarken üzerinde çalıştığı bu freski ve tüm belgeleri, yakalanma riskini göze alarak yanında götürmüş. Almanlar elli yıl sonra çok zor da olsa Amerikalılardan bu freski geri almışlar. Yahudi profesörün yaptığı araştırmalara ait belgeler ve Asurlardan günümüze ulaşan tek destan olan Tukulti-Ninurta Destanı da Amerika’da kalmış. Şimdi niye bu metal plakanın peşindeler anlıyor musun?

- Evet. Hem onu hem de İsrail’in Fransa aracılığıyla tekrar çalışmalarımıza destek olmasını şimdi daha iyi anlıyorum (Fransa buradaki araştırmalar için ayırdığı ödenekleri iki yıl önce kesmişti).

- Hayır, dostum hayır. Ben bundan bahsetmiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Amerikalılar elli yıldır bütün dünyada Tukulti-Ninurta’nın bulduğu metal levhayı arıyorlar ve sanırım onu sen bulmuşsun… İşin en tuhaf yanı da metal levhanın üzerinde yazılanların doğru olduğunu düşünmeleri…

- Peki nasıl olur da, dünyada ki herhangi bir uygarlık, beşbin yıl önce akıllı metali bulup bundan bir yazıt yapar? Aklım bunu almıyor.

- Benim de söylemeye çalıştığım bu. Beşbin yıl önce dünyadakilerin bunu bilmesine imkân yoktu ama ya galaksimizdeki başka bir uygarlık bunun üzerine notlar yazıp bizim bulmamızı istediyse? Ve belki de beşbin yıldan çok önce buraya bırakıldıysa…

- Demek ki Asurlardan önce de defalarca farklı uygarlıklar tarafından bulunmuş ve zamanla bir kaybolup bir bulunarak günümüze kadar gelmiş.

- Tukulti-Ninurta da bu metal levhayı bulduğunda kendinden öncekiler gibi bunun ne olduğunu anlamadı. O’nu önemli yapan; kendisinden sonrakilere, ateşe atılınca üzerindeki yazıların değiştiği garip ve gizemli nesneden bahseden destanla bunu gösteren bir fresk bırakmış olması.

- Arkeologlar yıllar süren çalışmalarını bir sonraki kuşağa bırakarak bu freski ve Tukulti-Ninurta Destanı’nın gizli ayrıntılarını bulmaya çalıştı. Sonunda çözümü bulan Yahudi profesör de bütün çalışmaları Almanların elinden kurtulmak için Amerika’ya taşıdı. Böylece metal levhadan günümüz devletlerinin de haberi oldu.

- Amerikalılar araştırmalarda bahsedilen bu nesnenin, ancak ileri uygarlıklar tarafından bilinebilecek bir madde yani akıllı metal olduğunu düşünüyordu. Milattan önce 1250′de akıllı metali de ancak olası bir dünya dışı uygarlıktan başka kim bilebilirdi ki? Eğer gerçekten böyle bir şey varsa bunu dünyaya uzaylılar bırakmış olmalıydı. İşte macera böylece başlamış oldu.

- Uzaylılar niye böyle bir metal parçasını dünyaya bırakmak istesinler ki?

- Onu da üzerindekileri okuyunca anlayacağız. Belki de bize kendi bulundukları yeri tarif ediyorlardır.

xxx

Bir an için bütün bunların, elimizdeki metal levhayla ilgili olduğunu düşünmek, insanı delirtmeye yetiyordu. Phil’e kamerasını alıp hemen laboratuarda çalışmaya başlamamız gerektiğini söyledim. Bana önceden yaptığı hazırlıklardan ve gereken malzemelerden bahsetti. Hepsini, hemen temin edebileceğimi düşünüyordum ama yüksek ısı elde etmek için asetilen kullanan özel bir fırına ihtiyacımız vardı.

Bunu bulup kurmamız tam bir haftamızı aldı. Aslında fırını iki günde monte edip kurmuştuk fakat yüksek ısıya dayanabilecek çok özel bir camı bulmamız bir hafta sürdü. (Video çekimleri için bu cam şarttı.) Fosfat fabrikalarından tutun da Kabis Körfezi’ndeki petrol rafinerilerine kadar sorup soruşturduk ve en sonunda doğalgaz tesislerinden birinden, ısıya dayanıklı iki özel giysi bulduk. Artık her şey hazırdı. İnşallah sonumuz Tukulti-Ninurta gibi olmaz. (Bir taş parçasına tapmaya başlayınca, oğlu kraliyetin saygınlığını korumak için deli sandığı babası Tukulti-Ninurta’yı öldürmüş)

Phil video kamerasıyla kayda başlayınca ben metal levhayı fırına yerleştirip ısıyı kontrol edecektim. Metal levhayı ısıtmaya başladığımız andan itibaren üzerindeki yazıların hızlı bir şekilde değiştiğini gördüğümüzde önce ikimiz de kısa süreli bir şok geçirdik. İlk aklıma gelen video kaydının yapılıp yapılmadığını kontrol etmek oldu, çünkü bu deneyi tekrarlayamazsak elimizdeki tek delil bu kayıt olacaktı. Kameranın kırmızı ışığı kayıtta olduğumuzu doğruluyordu, Phil de başıyla onaylayınca içim rahat etti.

Yaklaşık kırk dakika süren bu deney sonunda en çok dikkatimi çeken şey; zaman ilerleyip ısı arttıkça, levhanın üzerinde beliren yazıların gittikçe günümüz dillerine yaklaşması ve harflerin küçülmesiydi. Böylece beliren her sayfaya daha küçük harflerle daha çok yazı koyulmuş oluyordu. Levhanın özerinde büyük bir daire belirdiğinde ısıyı ne kadar yükseltsek de bir değişiklik olmadı.

Laboratuvarı kapatıp elbiselerimizi çıkardığımızda ikimizin yüzü de, uzun süre güneşte kalmış gibi yanmıştı. Phil’le birlikte hemen benim odamdaki televizyonun yanına koştuk. Phil kamerasını televizyona bağladı ve kaydı seyretmeye başladık. Metal levhanın üzerindeki yazıların değişmesi şu ana kadar insanoğlunun ulaşamadığı bir teknolojiyle karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha kanıtlıyordu.

Ve işte bizim dilimizde yazılanlara geldik. Yazının tamamını okumamız için Phil görüntüyü durdurdu. Okuduklarımızı kavramamız mı uzun sürdü, yoksa okuduklarımızı hemen anladık da yazılanlara mı inanamadık bilmiyorum. Bana yüzyıl gibi gelen bir süre ekrana kilitlenmiş bakışlarla öylece sabit kaldık. Sonra fark ettik ki bulunduğumuz yer acayip bir gazla doldu ve paldır küldür birileri içeri girdi.

Dostum Phil ile ne zaman kendimize geldik bilmiyorum. Yanımıza gelen birkaç tanıdık yüz ve bir sürü de ilk kez gördüğüm insan bizi alıp bir araca koydular. Bize uyuşturucu bir ilaç verilmediğine kesinlikle eminim ama ikimiz de ne direndik ne kıpırdadık ne de bir şey söyleyebildik. Kayıtları sorgulama sırasında tekrar tekrar görme fırsatı bulduğum için yazılanları kelimesi kelimesine neredeyse ezbere biliyorum. Beni bularak buradan kurtarılmamı sağlamanız inanın hiç önemli değil, şimdi sizden tüm insanlık adına ricam aşağıya yazdıklarımı ilgili kişilere iletmeniz.

İnceleyerek üzerinde deney gerçekleştirdiğimiz ve bu deneyler sonucu çok yüksek teknolojik seviyeye sahip olduğunun ispatlanabileceği, dünya dışı bir uygarlık tarafından tüm insanlığa aşağıdaki mesaj aktarılmak istenmiştir. Size bu belgeyi ileten kişiye yazımın başında ayrıntıları anlattım. O yüzden mesajın bulunması ve çözülmesi için yapılanları tekrar etmeye gerek duymuyorum. Bilim adamı olarak bunu size iletmek benim görevimdir.

Fransız Arkeoloji Akademisi

Kuzey Afrika Bölgesel İnceleme Komisyon Başkanı

Jemal bin Farsian

MESAJ…

Yeryüzündeki en üst bilince sahip canlılara…

Bizler, sizin bize ulaşamayacağınız kadar uzak, farklı bir güneş sisteminde yaşayan “Gerçek” insanlarız. Teknolojimiz, kendi gezegenimizdeki tüm canlılara mutlu bir yaşam sağlayacak kadar ileri düzeyde. Buna karşın yaşam sürelerimiz şu anda tek problemimiz olmaya devam ediyor.

Bizler sizin gezegeninizdeki mevsimlere göre, hayatımız boyunca aynı mevsimi en fazla yirmi kez görebiliyoruz. Bu, evrendeki ilk insandan beri bizler için en uzun süre. Bütün bilimsel çalışmalarımızı ömrümüzü uzatmak için yaptığımız araştırmalara yoğunlaştırdık. Gen teknolojisi sayesinde laboratuvar ortamında bizden iki kat daha fazla yaşayabilen yeni nesil insanlar doğmasını başardık. Ama bu genetik çalışmalar biz gerçek insanlarda olmayan sorunları da beraberinde getirdi.

Her şeyden önce, genleriyle oynanan bu yapay insanlarda; bizde olmayan vahşilik ve saldırganlık, birbirine zarar verme gibi tamamen insanlık dışı davranışlar tespit ettik. Aç bırakıldıklarında hayvanlar gibi birbirini öldürüp yemelerini görünce, tüm insanlık olarak derinden sarsıldık ve yaptığımızın yanlış olduğunu anlayarak bütün bu deneylere bir son verdik.

Evet genetik kodları yeniden düzenleyerek insanın fiziki yaşam süresini iki-üç katına çıkarmayı başarmıştık ama artık var olan ruhsuz, karaktersiz başka bir yaratık olmuştu. Bunun üzerine çalışmalarımızı durdurmak zorunda kaldık.

Laboratuvarlarımızdaki yapay insanları yok etmemiz, öldürmek gibi bir davranış biçimine sahip olmadığımız için mümkün değildi. Genetik yapılarıyla oynanan, sadece görüntüsü insana benzeyen bu yapay insanları, fiziki yaşam bulunan başka bir gezegene bırakmamıza karar verildi. Böylece hem size zarar vermeyecektik, hem de kendi başınıza hayatta kalabilirseniz, yapılan deneylerin sonucunu ilerideki tarihlerde de gözlemleme imkânımız olacaktı.

Bu herkes için en iyi olan seçenekti. Ve bu yüzden aranızdan bazılarını bu gezegene bıraktık…

Bizler her iki nesilde bir görevli bir gözlem aracı göndererek sizdeki gelişmeleri takip edeceğiz. Umarız sizi bıraktığımız yeni deney ve gözlem alanı olan gezegende evrim geçirerek diğer gezegenlere bıraktığımız denekleri geçer ve gerçek insanlar olma yolunda ilerlersiniz. Bu metal levhayı bulup nasıl çalıştığını anlamanız ve bu yazılanları okuyor olmanız her ne kadar zekâ düzeyinizin geliştiğini gösterse de bu asla gerçek bir insan olduğunuz anlamına gelmez. Ama sakın ümidinizi kaybetmeyin çünkü tüm insanlık olarak birbirinize ve başka türlere zarar vermeye son verdiğinizde bizim için de ümit vaat ediyor olacaksınız.

Barış içinde kalın.

(Öykü - Tarkan İkizler)

Modern zamanlar ve heykeltraş mağara adamı…

Uzun bir aradan sonra ilk kez, kendisi ve ailesi için sığınabileceği güvenli bir mağara bulmuştu… Daha önceki gibi burada avlardan artanları ellerinden alamayacaklardı. Hem bu mağaranın duvarları daha parlaktı, girişinden içeri yansıyan ışığı taaa en diplere kadar iletiyordu.

Burasının kendilerine ait olduğunu gösterebilmek için yanında taşıdığı keskin taşın ucuyla, karısının meraklı bakışları altında duvara kendisinin karısının ve çocuğunun resimlerini çizdi. Bu hepsinin hoşuna gitmişti, burası artık onlarındı.

xxx

Önce okul kapısının camına asılmış olan sınav sonuçlarına bakmaya korkmuş, sonra bir cesaretle hızlıca gözlerini kâğıdın üstündeki listede gezdirmişti. Evet, korktuğu başına gelmiş, sınavı kazanamamıştı. İçindeki heyecan yerini üzüntüye bıraktı, yavaş yavaş tüm isimleri tek tek okudu, kendi ismini bulamadı… Üzüntüsünü gizlemeye çalışarak öğretmenini bulmak için okuldan içeri girdi…

xxx

Mağaradaki ilk gece büyük bir umut ve sevinç içinde birbirlerine sokularak uyudular. Günün ilk ışıklarıyla birlikte çocuk huysuzlanmaya başladı, karnı acıkmıştı. Adam bir önceki günün yorgunluğunu tam olarak üstünden atamamıştı, her ne kadar karısı bir kaç deri parçası ve çanaktan oluşan eşyalarını taşımasına yardım etse de çocuğu günlerden beridir hep o taşıyordu.

Zor da olsa kalktı, karısı da hemen arkasından uyanmıştı. Karısı, çocuğu ve karnını işaret ederek acıktıklarını belli etti. Adam avlanmak üzere keskin taşı yanına alarak yola koyuldu…

xxx

Öğretmeni odasında bir şeyler okurken buldu, yanına gidip “Günaydın” dedi. Öğretmen onu görür görmez kendisinin de üzüntülü olduğunu belirten bir hareket yaptı konuşmaya başladılar…

—Biliyorum, gördüm… Çok uğraşmışsın belli.

—O zaman?

—Ben senin daha iyi şeyler yapmanı beklerdim. Sanatsal ya da eleştirel bir şeyler…

—Bir yetenek sınavında benim bildiğim, diğer katılanlardan daha iyi olmak yeterlidir ama siz benim kendimi aşmamı bekliyorsunuz.

—Üzgünüm. Tek başıma karar veremiyorum.

—Peki eksiklerim nedir, ne yapmam gerekirdi?

—Bence oldukça iyiydi ama yeterince özgün değildi, yani kendine ait bir şeyler katmamışsın. Yoksa tasarı ve gerçekleştirme aşamalarında bir problemin yok. Binlerce yıl öncesini düşün “Mağaradaki adamı”. Sanat için değil bir şeyler anlatabilmek, kendinden bir şeyler aktarabilmek için mağaranın duvarlarına resim yapan adamı. Duygularını kullan

xxx

Adam uzunca bir süre yürüdü, gördüğü her ağacı kontrol edip toplayabildiği tüm yiyecekleri toplamaya başladı. Yanındaki deri torba meyvelerle dolmuştu, geri dönerken bir kaç tanesini kendisi yedi.

Karısı ve çocuğu mağaranın kapısına yakın bir yerde, otların arasında saklanmış kendisini bekliyorlardı. Önce çocuk annesinin yanında saklandığı yerden babasına doğru koştu ardından kadın.

Annesi, çocuğun sevinçli ve hırslı bir şekilde deri torbayı babasından almaya çalışmasını seyretti. Çocuk meyveleri alıp yere oturdu ve yemeye başladı. Adam torbada kalanları karısına uzattı, kadın gülerek elmalardan birini ısırdı, hep beraber mağaraya girdiler…

xxx

Öğretmeninin neler anlatmaya çalıştığını biliyordu. Tüm bunları göz önünde bulundurarak çalışmış ve neredeyse canlı gibi duran bir heykel yapmıştı…

Kendisinin bu kadar başarılı olmasına karşın sınavı geçememesini anlayamıyordu, hele bir de şu kibritleri işleyerek mikro heykelcikler yapan kızın geçmesine hiç bir anlam verememişti…

Heykeltraş olabilmek için bu kadar çabanın sonunda bir kız çıkıp kibritleri yontsun ve sen kal, olacak iş değil… Eve dönerken artık kendisine yeni yöntemler ya da malzemeler bulması gerektiğini biliyordu…

Eve geldiğinde heykelle ilgili bütün kitaplarını odanın ortasına döktü ve hemen kâğıt kaleme sarılarak notlar almaya başladı. Sorun öğretmenin de söylediği gibi özgünlükteydi.

Kendine özgü bir şeyler katabilirsen işte heykel o zaman heykel oluyor ve malzeme bunu tamamen etkileyen en büyük etken. Şu malzemeleri bir kez daha gözden geçirelim. Öyle bir şey bulmalıyım ki kimse daha önce kullanmamış olsun diye düşünmeye başladı…

xxx

Adam mağaraya çizdiği resimlerin yanına gitti, karısı ve çocuğu onu izliyordu. Son kalan elmayı eline alan adam, bunu çocuğun resminin üzerine, tam eline denk gelecek şekilde duvara dayadı. Elmanın yanına sivri uçlu taşı bitiştirdi ve elmanın etrafında iz bırakacak şekilde küçük bir daire çizdi… Bu buluşundan dolayı çok sevinmişti karısına baktı, hem karısı hem çocuğu hayretle resme eklenen elmaya bakıyorlardı…

xxx

Ders kitaplarında, arada gözden kaçmış bir şeyler olabilir umuduyla her şeyi satır satır, tekrar tekrar okuyordu: Bernini, Degas, Michelangelo… Klasik dönemin en büyük ustaları ve eserleri, Paris alçısı denen kalsiyum sülfat, Parthenon tapınağındaki “Athena” heykelini yapan Phidias, plastik levhalar, ince metal çubukları ile Naum Gabo ve Rönesans’tan beri büyük heykelleri ayakta tutan heykel iskeletleri…

Kafası iyice karışmış işin içinden iyice çıkamaz olmuştu. Yeteneğine ve yaratıcılığına çok güvenmesine rağmen malzeme yönünden oldukça sıkıntı çekiyordu. Kilden yapılan ana modelden alçı kalıp almakta öğretmenlerini şaşırtacak kadar kusursuz bir titizlikle çalışıyordu ama asıl, malzemeden heykel elde etmekte kullanılan “Nokta makinesi”ni hiç görmemişti bile…

xxx

Adam yine karısı ve çocuğu için yiyecek bulmaya gitmişti. Mağaradan epey uzaklaşınca karşılaştığı manzara ile olduğu yerde öylece kalakaldı. Her yer meyve ağaçlarıyla doluydu her çeşit meyve vardı öyle ki hangisini toplayacağını şaşırdı. İlk şaşkınlıkla topladıklarını tekrar yere boşalttı.

Karısını ve çocuğunu buraya getirmeli onlara da bu mucizevi güzellikteki besin kaynağını göstermeliydi…

Heyecanla mağaraya doğru koşmaya başladı, bir süre sonra yorulunca yavaşladı. Mağaranın bulunduğu tepeye yaklaştığında ise yorgunluktan hızı kesilmiş gücü tükenmek üzereydi. Hiç bu kadar uzun süre dinlenmeden koşmamıştı.

İşte tam bu sırada duyduğu çok şiddetli bir çığlıkla kendini toparlayıp merak ve korkuyla etrafı dinlemeye başladı.

xxx

Uykusuz gecelerin ardından, tüm öğrendiklerinin kafasını gittikçe daha da karıştırdığını düşünüp her şeyi unutmayı denedi. Kendini bir gecede tüm servetini yitiren şanssız kumarbazlar gibi hissediyordu ki teorik olarak heykelle ilgili en önemli kozlarını henüz kaybetmediğini fark etti: Mekân ve kütle en önemli iki öğe…

Birden beyninde şimşekler çaktı, delice gülmeye başladı… Mekân evrendeki en olağanüstü yapı olan “insan” kütle ise doğrudan eleştirel bir fikir olacaktı… Artık ne yapacağını bilmenin getirdiği güvenle rahatlamış olarak derin bir uykuya dalıp günlerce süren yorucu döneme bir son vermişti…

xxx

Çığlık ve diğer sesler mağaradan, yani karısınla çocuğundan geliyordu… Bu olayın etkisiyle yeniden güç toplayıp koşa koşa mağaranın ağzına doğru tırmanmaya başladı.
Tepeye varınca olduğu yerde donup kaldı. Elleri yana düştü, ayakları iyice yavaşladı o güne kadar hiç bilmediği ve tanımadığı bir acı tam göğsünün ortasına saplandı.

Çocuğu, o minik şirin yavrusu, yerde kanlar içinde hareketsizce yatıyordu, kadınsa bağırarak çığlıklar atmaktan vazgeçmiş, minik yavrusunun üstüne eğilip son bir umutla çocuğuna bakıyordu.

Adam çevresini inceleyince ayak izlerinden bunu puma ya da aslan benzeri bir hayvanın yaptığını anladı… Bu korkunç olayın ardından günler geçmişti. Karısının üzüntüsünü dindirmenin yollarını arayan adam, bir türlü başarılı olamamakla beraber, taşımakta zorlandığı kendi üzüntüsünün üzerine bir de gözü yaşlı karısının üzüntüsünü eklemişti.

Yine bir gün böyle düşünceli bir şekilde mağarada otururken birden aklına bir şey geldi. Hızla yerinden kalktı. Ucu sivri taşı bulup önceden mağaranın duvarına çizdiği oğlunun resminin kenarlarını oymaya başladı.

Kadın bir an da olsa üzüntüsünü unutmuş, merakla adamı izliyordu. Adam ter içinde kalmış ama saatlerce süren çalışmanın sonunda, duvardan oyup koparttığı resimli parçayı, hiç bozmadan çıkarmayı becermişti…

Bu arkaik heykeli özenle taşıyarak gidip mağaranın girişine yere dikti… Avdan her dönüşünde oğulları artık kapının önünde hep onu bekliyor olacaktı…

xxx

Okulun sınav salonu ilk kez böyle bir çalışmaya tanık oluyordu… Modern sanat adına yapılacak her şeyin normal karşılandığı günümüzde, ilginç olabilecek sanatsal çalışmalar artık kimseyi şaşırtmıyordu ama bu seferki gerçekten başkaydı…

Genç bir öğrenci, hayvanları yiyecek olarak tüketmemizi toplu katliam olarak görüp bunu eleştirel bir yolla bize aktaracaktı. Yuttuğumuz her lokmanın aslında masum bir hayvana ait olduğunu gösterebilmek için, çok küçük heykeller yapıp sonra bunları yutarak vücudunda taşıyacaktı… Karanlık bir odada vücuduna tutulan “X” ışınlarıyla da yuttuğu sanat eserlerini özel bir düzenekle izleyenlere gösterecekti.

(Öykü - Tarkan ikizler)

Bir otobüs yolculuğu... Ya da “Göz yanılması”…

(*sevgili okuyucularıma “bisküvi” kelimesini benim “püsküüt” olarak telaffuz ettiğimi bildirmekte fayda görüyorum.)


Şehirlerarası otobüsteyim, muavinimizin “On dakika sonra mola vereceğiz.” demesinin üzerinden yarım saat geçti. Hâlâ mola yerine gelemedik ve dışarıdaki karanlık, yavaş yavaş yerini hafif bir laciverde bırakmak üzere aydınlanmaya başladı.

Noktaları görüyor musunuz?
Siyah karelerle beyaz olanların kesiştiği yerde gri noktalar göreceksiniz. Aslında orada olmayan bu gri noktalar, gözümüzde bulunan “Işık alan hücreler”in beynimizde yarattığı aldatıcı bir görüntü. Tam anlamıyla göz yanılması…

Elimdeki kartta böyle yazıyor, yazının üstünde de bir çizim var; dört tane siyah kareyi yan yana dizmişler, böyle dört sırayı da üst üste koymuşlar ve aralarındaki beyaz boşluklar kendiliğinden bir ızgara oluşturmuş.

Son molada sabaha kadar okuyacak bir şeyler olsun diye aldığım “Bilim Çocuk” dergisinin küçük okuyucularına verdiği kartlar bunlar. Bu saate kadar sıkıntıdan dergiyi neredeyse iki kez okudum.

Dergiyi bir kenara bırakınca elimde bir tek bu kartlar kaldı. Evirip çevirip bakıp duruyorum, “Göz yanılmaları” serisiymiş… Ben “yanılsama” olarak bilirdim ama ısrarla her defasında “yanılma” olarak kullanmışlar. Bir bildikleri vardır herhalde.

Göz yanılması nedir?
Duyu organlarımız pek çok alanda yanılabilirler. Bunlar arasında göz yanılmaları en ilgi çekici olanı. Duyu organları uyaranlara yanıt verirken değişik uyum aşamalarından geçer. Bu da yanılmaların önemli bir nedenidir.

Her birine ayrı ayrı resimler çizmelerine rağmen aralarından anlayamadıklarım da oluyor, o zaman gözlerimi kısıp daha bir dikkatli bakıyorum. Böyle de anlayamazsam gözlerimi şaşı yapıp bir kez daha deniyorum.

Otobüsün yetersiz loş ışıklarından iyice yorulan gözlerimi şaşılığından kurtarıp eski haline getirmek için de yanımda oturan teyzenin başının üstünden dışarıya bakıyorum. Ara sıra teyzeyle göz göze geldiğimiz de oluyor.

Böyle durumlarda teyze önce benim şaşı gözlere bakıp bir “Fesuphanallah!” çekiyor, sonra da başını cama doğru çevirip ilgilenmiyormuş gibi yapıyor ama olsun... Teyzenin camdan yansıyan yüzü ayrıntılar kaybolduğu için gerçek halinden daha genç duruyor.

Genç mi, yaşlı mı?
Resimde biri genç, biri yaşlı iki kadın var. Göz yanılmalarının en bilinenlerinden biri olan bu resimdeki kadınlardan siz ilk hangisini gördünüz?

Otobüsün şoförü radyoyu açıyor ve daha ne çaldığını anlayamadan mikrofondan araya giriyor; “Sayın yolcularımız firmamızın tesislerinde 15 dakikalık ihtiyaç molası veriyoruz. Çay içmek isteyenler lütfen para vermesin, çaylar şirkettendir.” Otobüs sağ tarafta ancak yarısı tamamlanmış küçük bir binaya doğru yaklaşıyor.

Hiç böyle şelale olur mu?
Maurits Cornelis Escher resimlerinde göz yanılmaları kullanmasıyla ünlü bir ressam. Resimdeki gibi bir bina ancak kağıt üzerinde iki boyutlu olarak mümkün olabilir. Gerçek hayattaysa böyle bir binaya rastlamak olası değil.

“Çaylar şirketten.” lafını duyan kapıya yığıldı. İtiş kakış, herkes çay ocağının önünde. Bu kalabalığa girmemek için önce bir paket *bisküvi alıp, henüz boşken masalardan yer kapmanın daha doğru olacağını düşündüm.

Büfeden bisküviyi alıp açtım, içinden bir tanesini ağzıma atıp paketi ve kedi yavrusu gibi hep yanımda taşıdığım sırt çantamı boş masalardan birinin üzerine koydum.

Evet, artık buranın bir sahibi var. Sırt çantam benim için masada yer tutarken ben de çay ocağına gidiyorum. Sabanın köründe gereğinden fazla neşeli bir çaycı anlamsızca yüzüme bakıyor.

Resimde ne görüyorsunuz?
Bu resime baktığınızda ilk gördüğünüz ne? Bir kadın mı, yoksa birbirine bakan iki yüz mü? Zemin rengi olarak siyahı ya da beyazı seçmenize göre ilk gördüğünüz şekil farklı olabiliyor.

Önümdeki tepsiye dizilmiş bardakları işaret edip “Bir çay lütfen... Otobüstenim...” diyorum. “Şirketten” çay alabilmek için “Otobüstenim” lafını bulmam bana çok saçma geliyor ama çaycı allahın dağında, bu saatte, “Zeplinden” olsam bile umursamayacak bir neşeyle başını sallayıp “Tamam abi.” diyor.

Çayımı alıp arkama bir dönüyorum ki benim masaya biri oturmuş. Masaya yaklaşırken önce “Her yer kalabalık, olabilir...” diye düşünüyorum fakat sandalyeyi çekip bardağı masaya koyarken acı gerçeği fark ediyorum. Adam benim bisküvi paketini almış bir güzel çayına batıra batıra yiyor.

Bu bir daire mi?
Resimdeki birbirine paralel bu çizgileri bir daire olarak görüyoruz. Çünkü beynimiz çemberi tamamlamış gibi algılıyor.

Önce biraz şaşırdım ama sonra ne diyeceğimi düşünmem gerektiğine karar verdim; Hiçbir şey demeyecektim. Sonuçta, alt tarafı bir paket bisküvi. Bir yandan kızdım ama bir yandan da adamın sakinliği hoşuma gitmedi desem yalan olur. Çayımı karıştırırken gözlerimi gözlerinden ayırmamam dikkatini çekmiş olmalı ki o da artık hiç aralıksız bana bakıyor.

Kayıp dilim nerede?
Resimde bir kalıp peynir görülüyor. Ne var ki bir dilimi eksik. Peki kayıp dilim nerede?

Şimdi sıra bende, çayımdan bir yudum alıp hiçbir şey yokmuş gibi adamın elindeki pakete uzanıyorum. Paketten bir tane bisküvi alıp ağzıma atıyorum üstüne de bir yudum çay daha...

Eğri mi, doğru mu?
Resimdeki çizgiler ilk bakışta size eğri büğrü görünebilir. Bir kez daha bakın çizgilerin aslında birbirine paralel olduklarını fark edeceksiniz.

Ben adama, adam bana bakıyor ama tek kelime konuşmuyoruz. Göz kırpıp ne iş dercesine başımı sallıyorum. Kaşlarımı kaldırıp, kafamı ileri iterek bisküvi paketini işaret ediyorum adam da aynısını bana yapıyor.

“Ne acayip insanlar var şu dünyada.” diyen hafif bir gülümsemeyle başımı sallayarak adama bakıyorum. Kafasını yana çevirerek bir elini hafifçe havaya kaldırıp, derin bir iç çekiyor. Derken bisküviden bir tane daha alıyor, ben durur muyum? Hemen ben de bir tane alıyorum. İş, istemeden sıraya biniyor. Bir bisküvi bir çay, bir o bir ben. Sanki elimizden alacaklar da çabuk bitirmeye çalışıyormuşuz gibi.

Adam birden yerinden fırlayıp ayağa kalkıyor, ben de peşinden... Sandalyelerin ayaklarından çıkan sürtünme sesleri ortamı biraz gerse de ikimiz de birbirimize sadece sinirli sinirli gülmekle yetiniyoruz.

Bisküvi ortada, ikimiz masanın iki yanında, ikimizin de önünde çay bardakları, ayakta devam ediyoruz; bir bisküvi, bir çay, bir bisküvi... İkimiz de kıpkırmızı olmuşuz.

Hangisi daha parlak?
Birbirini kesen bu iki sıradaki kırmızı noktaların hangisi daha parlak dersiniz? Aslında bütün kırmızıların tonu aynı. Onları çevreleyen beyaz ve yeşil bölgeler, renklerini farklıymış gibi algılamamıza neden oluyor.

Ben artık bu anlamsız oyunu bitirmek için duruyorum. Sırt çantamı alıp otobüse döneceğim. Çantayı masadan alıyorum ama almamla birlikte başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Çanta eğile eğile bisküvi paketinin üstüne doğru yatıp paketin üstünü kapatmış. Benim bisküviler olduğu gibi duruyor.

Hangi hayvan?
Resime baktığınızda gördüğünüz hayvan ne? Bu resimde iki hayvan görmek mümkün. Bir eşek, bir fok.

Adam da, ben de neler olup bittiğini bir anda anlıyoruz. Ben rezil olmuş bir vaziyette kırk kez özür diliyorum. Adam da; “Ben de ne oluyor böyle... Allah, allah… Yok, istesen zaten veririm... Kendi malı gibi hiç de çekinmiyor diyorum.” diyor.

Utana sıkıla “Siz de aynısını almışsınız...” diyebiliyorum ancak.

Yanılmaların pek çoğu beynin, duyu verilerini yorumlarken yaşadığı alışkanlıklardan kaynaklanır. Söz gelimi sinema bu tür bir yanılmanın sonucu olarak görüntüleri hareketliymiş gibi algılamamızı sağlar.

Valla çok merak ettim, gidince ilk fırsatta bu “Bilim Çocuk” u telefonla arayıp soracağım; “Bu yanılmalarda, hiç mi aptallığın payı yok be kardeşim?”

Otobüse biniyoruz, adam önlerde bir yerlerde oturuyor. Birbirimize iyi yolculuklar diliyoruz. Ben yine teyzeyi bulup yanına oturuyorum. Otobüs hareket ederken gayriihtiyarî teyzeye “Yanlışlıkla adamın bisküvisini yedim.” diyorum. Teyze bütün gece bu anı beklemiş gibi cevabı yapıştırıyor: “Böyle sabaha kadar ikide bir gözlerini şaşı yapıp durursan, her boku yersin evladım!”

Koyu yazılmış olan satırlar Tübitak Bilim Çocuk Dergisi’nin 2002 yılının Aralık sayısında verilen “Göz Yanılmaları Kartları”ndan aynen alınmıştır.

(Öykü - Tarkan İkizler)

Hopa şinanay

Ustabaşı beni yanına çağırıp durumu anlattıktan sonra “Hayırlısı neyse o olsun, belki daha iyi bir iş bulursun.” diyerek muhasebeye gönderdi. Herhalde, dört ay önce aldığı adamı işten attığını söylemeye patronun yüzü tutmadı. Neyse ki Cemal geçen hafta söyledi de biraz kendimi hazırladım. Evdekiler de bugünün son olduğunu biliyorlar zaten.

Hiç kafama takmıyorum ama keşke hanımı dinleyip avans çekmeseydim, kovulduğumu bile bile aybaşına kadar çalışmak zorunda kalmazdım… Tulumları çıkarıp teslim edince, elimi yüzümü yıkayıp kendimi caddeye atıyorum.

Karşıda yeni bir pastane açılmış, ekmekleri vitrine öyle bir dizmişler ki insanın yiyesi geliyor. Değişiklik olsun bari bu sefer de ekmekleri buradan alayım.

Pastaneye girip iki ekmek alıyorum. İçi pastalarla doldurulmuş ışıklı cam tezgâhın arkasından bakan kıza parayı uzatıyorum. Uzatıyorum ama ancak iş işten geçince fark ediyorum; başka param yok… Cebimde kuruş kalmadı, ekmekleri geri vermek de olmaz. Mahallede fırın varken, neyine senin pastaneden ekmek almak. İyi oluyor sana, otobüse neyle bineceğim diye baştan düşünmezsen, eve kadar yürüyünce aklın başına gelir belki… Oh olsun…

Bir yandan kendi kendime kavga etmeyi sürdürürken, bir yandan da her akşam yaptığım gibi, alışkanlıkla otobüs durağına doğru yürüyorum. Durağa az kaldı, bekleyenlerin itişip kakışmasını görüyorum, iyi güzel de otobüse nasıl bineceğim? Para yok ki…

Canım bir gün de binmeyiver ölmezsin ya. Alt tarafı bir saatlik yol.

Hanım da merak eder. Hanımı boş ver, ya çocuklar yemek yemeye beni bekliyorlarsa, ya ekmek yoksa? Adımlarımı sıklaştırıyorum… Durağın on onbeş metre ilerisinde bir otobüs var, arka kapısından binenleri görüyorum demek ki otobüs çok kalabalık. Bir şekilde binsem, araya kaynar mıyım acaba?

Bir keresinde bilet parasını vermeyi unutmuştum da kimse bir şey sormamıştı. Ben bile otobüsten indiğimde, avucumda terden buruşan paraları fark edince anlamıştım. Aniden aklıma gelen bu eski olay sayesinde kalkmak üzere olan otobüse binmeye karar veriyorum. Pek de öyle tahmin ettiğim gibi fazla kalabalık değilmiş. Ayakta dolaşıp yer beğenmeyenlerden ilk bakışta aldanmışım demek ki. Şansa bak, herkes oturdu bir ben ayaktayım, yok yok şurada bir yer var.

Fazla dikkat çekmemeye çalışıp gidip boş yere oturuyorum.

Otobüs hareket ediyor. En önde şoförün yanında dikilen adam da biletçi olmalı… Ha başladı ha başlayacak paraları toplamaya, gözümü biletçiden ayırmıyorum. Acaba yakalanır mıyım? Yakalansam ne olacak ki, paramı düşürmüşüm derim, iyi ama el elin halinden anlar mı? Paran yoksa binmeseydin kardeşim der. Belki de tekme tokat aşağı atarlar…

Başıma gelecekleri düşünmekten ter içinde kalıp, kıpkırmızı oldum. Biletçi de bir gariplik hissetti ki ikide bir bana bakmaya başladı. Aslında efendi, yol yordam bilir birine benziyor. Giyiminden belli; takım elbise, gömlek, kravat bu devirde böyle biletçi mi kaldı?

Camdan dışarıyı seyrediyormuş gibi yaparak, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Gözüm, camdaki minik lekeye takılıyor. Dışarıda kim varsa lekeyi hizalayarak sihirli bir silah gibi insanların üzerinden geçiriyorum, camdaki leke hepsini tek tek ikiye bölüp yok ediyor.

Yanımdaki adam pencere kenarından kalkıyor. Bunu gören biletçi de hareket edip bize doğru gelmeye başlıyor. Hah işte şimdi tam oldu. Sakınılan göze çöp batar diye boşuna dememişler.

Biletçi tam yanımda durup, inmeye çalışan adamın kollarından tutuyor. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın ikisine bakarken, adam ayaklarıma basa basa koridora geçiyor ve muavinle aynı anda başlıyorlar “Hopa şina şinanay, şinanay naaay…” Bir tarafta biletçi, bir tarafta yolcu karşılıklı geçip parmaklarını şaklata şıklata oynamaya başladılar. Bu yetmezmiş gibi arkasını dönen iki üç kişi de tempo tutarak onlara katıldı.

Olacak iş değil, aptal aptal sağıma soluma bakıyorum. Acaba yorgunluktan uyudum da rüya mı görüyorum? Evet evet uyuyakaldım ve otobüs giderken bütün yolcuların şarkı söyleyip oynadığı acayip bir rüya görüyorum… Ama rüya falan değil çünkü oynayanlar ayağıma bastıkça gerçekten canım yanıyor. Artık bilet parası falan umurumda değil, ayağa kalkıp biletçinin omuzunu dürtüyorum. “Pişt! Kardeş, niye oynuyorsunuz?”

Biletçi “Bugün oynamayacağız da ne zaman oynayacağız, sen kız tarafısın galiba…” deyince durumu anlayıp gülmeye başlıyorum. Meğerse yanlışlıkla düğün için tutulmuş bir otobüse binmişim…

Oynayanların arasından şoförün yanına kadar gidiyorum. Durumu anlatıp, özür dileyerek, inmek istiyorum… “Buraya kadar gelmişsin, istersen düğüne de kalsaydın.” diyen şoför de gülmeye başlıyor.

Uygun bir yerlere gelince tekrar özür dileyip iniyorum… Eve doğru yürürken gülmem yolda karşılaştıklarımın ilgisini çekiyor olacak ki, dönüp dönüp bakıyorlar. Biraz sonra heyecanla anlatacağım bu macerayı düşününce, yüzümdeki gülümseme iyice büyüyor.

Evin zilini çaldığımda kapıyı kız açıyor, yüzüme şöyle bir bakıp, ekmekleri kaptığı gibi içeri koşuyor “Anne! Babam geldi! Hem de işten atmamışlar, gülüyor…”

(öykü - Tarkan İkizler)

Bilmem mi ben o sendikacıları…

Hasene odadan çıktı, elinin tersiyle terli alnına yapışan saçlarını arkaya iterek, olması gerektiği gibi saçlarının üstüne yapıştırdı. Kocası Dursunali bir elinde çay bardağı diğerinde sigara, sırtında atlet camdan dışarı bakıyordu…

 —Bu böyle olmayacak! En kısa zamanda küçük de olsa çekmeceli bir dolap almak lazım. Her gün denklerle uğraşmaktan bıktım.

 —Ne diyorsun yine vıdı vıdı kendi kendine?

 —Dolap… Dolap diyorum, her gün, her gün bıktım artık? Böyle aç çarşafı, koy içine yastık kılıfını, kapa çarşafı, aç çarşafı koy içine atletleri donları, kapa çarşafı…

 —Nerden para bulup da alacağız, biliyorsun durumumuzu.

 —Ne bileyim ben işte, nereden bulursan bul valla! Tak etti canıma. Eskiciden alınma kırık dökük bir şeye bile razıyım artık. Bizim gibi çarşaf denkleriyle uğraşan mı kaldı bu devirde.

 Karısının sızlanmaları karşısında çaresiz kalan Dursunali, durumu kabullenip bu parlak “Eskici” fikrini önceden kendisinin düşünememiş olmasına hayıflanarak en sonunda “Tamam. Bakarız bir çaresine bugün” dedi.

 Zaten 1 Mayıs’ta “tatil edilme” kararına aklı takılmış bir vaziyette sabahtan beri evin içinde sıkıntılı bir şekilde dolaşıp duruyordu. Kolay mı bir günlük yevmiyeden vazgeçmek? İşçiler tatil diye yine parasını alacaklardı ama ya kendisi? O da çalışıyordu ama onun diğerleri gibi maaşını veren biri yoktu. Bir de bu sendika hep işçinin yanında, çalışanın arkasında derlerdi…

 Bunları düşündükçe içine daha bir sıkıntı bastı Dursunali’nin… Gündüz evde oturmaya alışık olmadığı için camlarının altında oynayan çocukların sesinden çıldırmak üzereyken, şu dolap işi yetişmişti imdadına. Gidip bakayım hem biraz da hava almış olurum diye geçirdi içinden. “Başka bir şey lâzım mı?” diyerek çocukları da öpüp evden çıktı.

 Hasene şimdiden heyecanlanıp dolabı nereye koyacağını hesaplıyor, hayalinde kırtasiyeden çiçekli kâğıtlar alıp dolabın gözlerine yerleştiriyor sonra dolabın yerini beğenmeyip bütün odanın şeklini değiştiriyor en sonunda karar verince ütülenmiş temiz çamaşırları bir bir gözlere düzgünce sıralıyor. Bütün bu mutluluğu kendisine yarattığı için kocasına dualar etmeyi unutmuyordu…

 Dursunali, böyle bir tatil gününde, bu kadar kalabalığın nasıl toplandığını düşüne düşüne meydanın az aşağısındaki ara sokakta gözüne kestirdiği bir eskici dükkânından içeri girdi. Önce içerdeki eşyalara şöyle bir göz gezdirdi. Aradığını bulunca yüzüne yansıyan gülümsemeyi belli etmemeye çalışarak pek de ilgilenmiyormuş gibi bir tavırla dört çekmeceli eski dolabı işaret etti.

 —Kaça bu?

 —Valla beyefendiciğim bu dolap öyle sağlam, öyle itinayla, özene bezene yapılmış ki artık böylesini bulmak mümkün değil. Aslında satmaya gönlüm elvermiyor ama geçim derdi işte. Zaten işlerde artık eskisi gibi değil, millet tümden gitti gidiyor, yoksa kim böyle kaliteli bir eşyayı gözden çıkarıp satmaya kalkar?

 Dursunali pek öyle başkalarının sahip olduklarına özenerek son moda şeyler peşinde koşan biri değildi. Pahalı-ucuz, iyi-kötü demeden ihtiyacı olan şeyleri almaya çalışırdı, ama ilk kez parasızlıktan, başkasının kullandığı eski bir eşyayı almak üzereyken küçümsenecek bir şey yapıyormuş gibi çekinip utanmıştı. Sanki satıcı onun bu durumunu anlıyormuş gibi, üstüne üstüne gidiyordu. Hem de içeri giren şu süslü hanımın yanında ikide bir “Yenisini almak çok zor tabii… Ben de durumunuzu anlıyorum…” demiyor muydu. Yoksa adama “Zaten pek öyle yeni bir şey aramıyorum, eski uyduruk bir dolap da olsa yeter. Fabrikada çay ocağı işletiyorum da, maksat her şey yerli yerinde olsun” diyerek durumu gizlemeye çalışacaktı.

 Satıcı dolabı öyle bir anlatıyor, öyle bir övüyordu ki konuşması bir türlü bitmek bilmiyordu. En sonunda adamın ağzından “Senin hatırın için son fiyat kırk olur” lafı çıkınca, Dursunali bile bu kadar anlatılanlardan sonra böylesine ucuz olmasına şaşırdı. Olayı takip eden süslü bayanın, kendisinin ne diyeceğini merak eden bakışlarından çekinerek “Otuzbeşe olmaz mı? diye pazarlıktan bile vazgeçerek adamın yardımıyla dolabı kapıya kadar taşıdılar.

 Parayı çıkarmak için elini cebine atmıştı ki, kapının arkasında duran beyaz bisiklete ilişti gözü. Bisiklete doğru yürüdü, çocukluğundan beri hep bir bisikleti olsun istemişti, şimdi onun çocukları da ara sıra tutturmuyor değildi ama o hep geçiştirip duruyordu, işte şimdi tam sırasıydı. Hem çocuklara aldım bahanesiyle kendim de binerim diye düşündü.

 —Kaça bu bisiklet?

 —Yetmişe olur, o da sana…

 —Sen ne diyorsun ustam? Zaten bir tekeri yok. Yarım bisiklete çok istiyorsun diyince satıcı adamla birlikte kendini tutamayan süslü kadın da gülmeye başladı.

 —Ne var bunda bu kadar gülecek, komik bir şey mi söyledim?

 —Ya valla sen çok yaşa hiç güleceğim yoktu. Bu bisikletler zaten tek tekerlekli olur… Şehir yerinde böylesine cahillik olsun… Şaştım valla… Orijinali böyle bunların. Senin bildiğin bisikletlerden değil bu… Bu zayıflama bisikleti.

 —Zayıflama bisikleti mi?

 —Zayıflama bisikleti yaaa… Bunu evde bir yere koyarsın, binersin üstüne sür babam sür. Bir de bakarsın ki bir ay sonra tığ gibi olmuşsun. Hem bisiklete binmeyi bilmene de gerek yok, öyle sabit yerinde durur bu…

 Dursunali şöyle bir karısını düşündü, hep kendinden, şişmanlığından yakınıp duran karısını, kim bilir böyle bir şeyi duyup görse böyle bir bisikletleri olmasını ne kadar da çok isterdi. Kararını vermişti karısının buna bayılacağını düşündü, sonra evde çocukların anneleriyle bisiklete binmek için, nasıl sıra kavgasına tutuşacakları geldi aklına, kendi de el ayak çekilince biraz binmeyi denerdi. Zaten hiç bir zaman gerçek bisikleti olmadığı için bu güne dek bisiklete binmesini de öğrenememişti. İşte bunda iyice alışırdı…

 Dolabı almaktan vazgeçti, bisikleti kapının arkasından çekip şöyle bir alıcı gözüyle inceledi, süslü kadına da kaçamak bir bakış attıktan sonra adama döndü.

 —Aldım gitti.

 Kimi zaman omuzuna alarak, kimi zaman kucağında taşıyarak, bisikletle yokuşu tırmandı. Sokaklardan çıkıp ana caddeye vardığında ter içinde kalmıştı soluklanıp terini silmek için kaldırımın kenarında durduğunda o güne dek hiç görmediği kadar bir kalabalıkla karşılaştı. Kalabalığı oluşturan insanlar aynı askerde olduğu gibi yürüyüş kolu oluşturmuşlardı ve neredeyse herkes eline kazma sapı gibi bir tahta çubuk alıp üstüne de bir karton takmıştı. Merakla kalabalığa bakarken içlerinden biri gülerek ona doğru seslendi.

 —Ne o hemşerim, bisikletin bir tekeri düşmüş…

 Dursunali kendisinle alay edilmesine çok içerledi, bu kendini bilmeze haddini bildirmek için “Ne düşmesi, bunun orijinali böyle” diye cevap verince gülenler daha da neşelenerek birbirine bakıp gülmeye devam ettiler.

 Dursunali dudaklarını dişlerinle sıkıştırıp gözlerini kısarak cevap vermek için kendi kendine düşünmeye başladı. Düşündükçe kızgınlığı büyüdü, sanki düşündüklerini hepsinin karşısına geçmiş yüzlerine bağırarak söylüyormuş gibi geldi.

 Gülün siz gülün, bilmem mi ben sizi, sendikacısınız hepiniz işte. Sizden ne beklenir, işe gitmeyip böyle caddelere doluşun… Ohh, nasıl olsa maaş çalışıyor, ben de olsam ben de dalaşacak birilerini bulur gülerdim. Zamanında ne çok ocağa gelip çayımı içti bu sendikacılar, beni de üye edeceklerdi de ben yanaşmamıştım. Bilmiyorum mu sanıyorsunuz böyle işten kaytarıp yok toplantı yok yürüyüş diye ne isterseler yaptırıyorlar, bir de üstüne polisten bir araba sopa yiyip rezil olması cabası…

 Dursunali kendini tutamayarak kalabalıkta kendine gülenlere doğru bağırdı.

 —Gülün siz gülün, şehir yerde bu kadar cahil kalmışız diye üzüleceğinize… Daha bir zayıflama bisikleti görmemişsiniz hayatınızda…

 Kalabalık içinden cevap gecikmedi

 —Açlıktan imanımız gevredi, ne yiyeceğiz de bir de zayıflayacağız diye düşüneceğiz?

 Dursunali gittikçe sinirleniyordu, kalabalığın içinden kalın sesli biri durumu anlayıp işi başladıkları noktaya döndürmek için şakayı devam ettirdi.

 —Hemşerim arkadaşa ne kızıyorsun? Esastan da tekerin biri yok galiba.

 Çevresindekileri eğlendirmek için Dursunali’ye takılan adam, kalabalıktan gördüğü ilgi üzerine yeniden laf atmaya başladı.

 —Aynen bizim hükümet gibi, gören bir işe yarıyor sanır. Sen istediğin kadar çabala hep aynı yerde kalır… Böyle bir işe yaramayanların peşinde koşan kerizler de var tabii, memleketin kerizi biter mi?…

 Adama çevresindekiler kahkahalarla gülerken, bu kadarına dayanamayan Dursunali’nin elindeki bisikleti havaya kaldırmasıyla gülenlerin içine dalması bir oldu. Çıkan kavgayı ayırmaya çalışanlar oldukça zorlansalar da, üstü başı yırtılıp saçı başı dağılan Dursunali’yi ite kaka kaldırımın üstüne fırlatıp yollarına devam ettiler…

 Dursunali o hırsla bisikleti sırtlanıp yarım saatte evine vardı. Kapıyı önce kızı açtı arkasından hiç ses çıkmayınca geleni merak eden Haseneyle onun peşine takılan oğlan geldi. Merakla gelecek olan dolabı bekleyen ev halkı, bir tekerleği eksik bisikleti görünce önce bir şaşırdılar ama Dursunali onların üstüne başına ne olduğunu sormalarına fırsat vermeden bisikleti yere koyup içeri geçerken sinirle söyleniyordu…

—Bu bisiklet nerden çıktı, niye bir tekerleği yok diyen, dolap nerede diye soran bana ne oldu diye merak eden olursa çok kötü olur bak karışmam…

Tarkan İkizler ( "Kesin bir şeyler olacak!" isimli öykü kitabından )